up
ara

Göğü Delen Adam Papalagi

- Der Papalagi

Göğü Delen Adam Papalagi Konusu ve Özeti

Göğü Delen Adam Papalagi
Göğü Delen Adam Papalagi kitabını okuduysanız inceleme eklemeyi unutmayın. Neokur kitap hakkındaki düşüncelerinizi ve yorumlarınızı merak ediyor.
Çevirmen: Levent Tayla
Yayınevi: Ayrıntı Yayınları
ISBN: 9789755393407
Sayfa: 112 sayfa
Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse göğü delen anlamına gelir.
Samoa'ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.
Yüzyılımızın başlarında yayımlanan Göğü Delen Adam bugün artık bir yeşil klasiği olarak okunurken, başlığının kaynaklandığı şiirsel metafor, bir de düz anlam içermeye başlıyor; çünkü Papalagi sonunda göğü gerçekten delmeyi başardı, "ozon deliğinin" içinden ne tür bir yelkenlinin çıkageleceğiniyse zaman gösterecek.
-Ahmet Güngören/Çerçeve-

Teknolojinin günlük yaşamımıza getirdiği açmazlar her gün dünyamızda yeni "handikap"ların kapılarını aralamıyor mu?
Birincisi bu "handikap"ları yalın, süssüz bir dille anlattığı için önemli Göğü Delen Adam. Uygarlığımızın bu karmaşasında yönelttiği acımasız okların hedefini bulması açısından önemli. Basit de olsa eleştirisini haklı gerekçelere dayandırması açısından önemli. İkincisi, bize pek az bildiğimiz dünyaların ufkunu açmasından önemli.
-Refik Durbaş/Milliyet Sanat-

Sadece keyif için değil, üniversitede sosyoloji, antropoloji derslerinde ve hatta liselerde sosyal bilgiler derslerinde bile okutulabilir. (...) Gerçek bir Samoalının gözleriyle Batı'yı görmek, insanın ufkunu çok genişleten, yorumlara yepyeni boyutlar kazandıran bir süreç.
-Semra Somersan/Cumhuriyet-
Selma Kavurmacıoğlu

Selma Kavurmacıoğlu

@selmakavurmacioglu

Göğü Delen Adam; Büyük Okyanus’taki Polinezya Adaları’nın yer aldığı Samoa’da yaşayan kabilelerden birinin reisi olan Tiavealı Tuiavii’nin Avrupa’da bulunduğu yıllarda zihninde oluşan Avrupa ve Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini kendi ana dilinde taslak hâlinde kaydetmesi, sonrasında ise Erich Scheurmann’ın bu notları alıp, anlaşılıp anlaşılmayacağı endişesine rağmen Avrupa’nın insanlarına bir ayna tutmak ve onların kapalı olan gözlerini açmak arzusuyla Almancaya çevirmesi suretiyle ortaya çıkan bir kitap.

Orijinal adı Der Papalagi olan kitapta Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır, ama aslında kelime literal olarak “göğü delen” anlamına gelmektedir. Kitapta, Papalagi’nin yitirdiği ama Tuiavii’nin sahip olduğu eleştirel bir bakış açısıyla ve yine Tuiavii’ye has bir ifade şekliyle Avrupalının bir başkasının gözünden kendisini görme imkânı sunulur. Uygarlık tutkunları için Tuiavii’nin bakış açısı ilkel, çocukça, budalaca hatta barbarca gelebilir, ama sağduyulu ve alçakgönüllü olanlar onun düşüncelerine hak verecekler ve kendilerini yeniden gözden geçirmeye mecbur hissedeceklerdir. “Çünkü onun bilgeliği herhangi bir eğitime değil, doğal bir yalınlığa dayanmaktadır.”

Göğü Delen Adam’da Tuiavii’nin ilk olarak Papalagi’nin bedenini örtmesine ve bunun için kullandığı çeşit çeşit kılıflar ve örtülere dair görüşleri dile getirilir. Kadın ve erkeğin giymek veya kullanmak zorunda kaldığı çeşitli kıyafetler ve aksesuarlar üzerinden eleştirilerini dile getiren Tuiavii, anlam veremediği ve paradoksal olarak değerlendirdiği kimi tutumları beyaz adamın budala ve körlüğü ile izah etmeye çalışır ve Papalagi’nin gerçek mutluluğa sağır olduğu ve utancını gizlemek istediği için de kat kat örtünmesi gerektiğini ifade eder.

Tuiavii’nin anlam veremediği bir diğer husus Papalagi’nin taştan kutularda yaşamak için gösterdiği çabadır. Onun dilinde modern şehir hayatındaki devasa apartmanlara karşılık gelen “taş kutu”larda bir Samoa köyünde yaşayan toplam insandan daha fazla insanın yaşamasına rağmen bunların birbirlerinin isimlerini dahi bilmeden ve birbirlerinden habersiz bir şekilde yaşamaları, doğallığını yitirmemiş Tuiavii’nin izahını yapamadığı bir durumdur. Üstelik Papalagi, bu taş kutulara olan hayranlığından dolayı ona temiz havanın ya da güneşin girememesi veya mutfaktaki kötü kokuların dışarı çıkamaması gibi yaşam için oldukça zararlı olan taraflarını da fark edemez. Daha garip olanı ise köylerde yaşayan “toprak insanları”nın kentlerde yaşayan “yarık insanları”na göre daha güzel ve daha sağlıklı ortamlarda yaşıyor olmalarına rağmen şaşılacak bir şekilde yarık insanlarını kıskanmaları, yarık insanlarının ise onları küçümsemeleridir. Kendini ve kendisi gibi olan kabilesini güneşin ve ışığın özgür çocukları olarak gören Tuiavii, Büyük Ruh’a sadık kalarak taşlar sebebiyle O’nun kalbini kırmamak gerektiğini düşünür ve yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanların bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kaldığı hâlde mutlu olabileceklerini ifade eder,“Bırak, Papalagi’nin sözde mutluluğu kendinin olsun!” der.

Papalagi’nin para ile ilişkisini paranın onun gerçek tanrısı olduğu nitelemesiyle ifade eden Tuiavii, para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenlerin; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından ve çocuklarından olanların; bu uğurda sağlığını bile feda etmekten çekinmeyenlerin varlığından bahseder. Papalagi için para her şey demek olduğundan her şey için de para ödemek zorundadır. Güneşin doğuşundan batışına kadar neredeyse parasız yapabileceği hiçbir şey yoktur. Yemesi, içmesi, uyuması, eğlenmesi, odasını aydınlatması bile paralıdır. Hatta öldüğünde de öldüğü için ailesi para ödemek zorundadır; hem mezarı için hem de mezarı başına onun adına dikilen mezar taşı için. Tuiavii’nin Avrupa’da para vermeden kullanılabildiğini keşfettiği tek şey “hava”dır. Bunun da muhtemelen unutulduğu için parasız olduğunu; çünkü her Avrupalının para istemek için sürekli yeni nedenler arayıp durduğunu düşünmektedir. Kapitalist sistemin doğal bir sonucu olarak para sahibi olanlar da sahip olduklarıyla yetinmeyi bilmemektedir. Her zaman daha fazlasını istemektedir. Her zaman başkalarından daha fazlasına sahip olmak derdindedir. Bu hırs Papalagi’yi sürekli paraya karşı uyanık tutarken bir taraftan da bütün duygularını ele geçirir ve gerek fiziksel gerekse ruhsal açıdan hasta eder. Tolstoy’un İçimizdeki Şeytan adlı kitabında yer alan “Yumurta Büyüklüğünde Tohum” adlı hikâye de insanların elinde olanla yetinmeyip başkalarının hakkına göz dikmeye ve hırsları sebebiyle daha çok elde etmek için daha çok çabalamaya başladıklarında tıpkı Tuiavii’nin de ifade ettiği gibi kendilerini nasıl bir hazin sonun beklediğini örneklendirmesi açısından çok değerli.

Tuiavii, halkına “Bizler Papalagi’nin düşüncesine göre zavallı dilencileriz. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizinkiler neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor, onunki ise sönük, solgun ve yorgun kalıyor. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü henüz paradan haberleri yoktu.” diye hitap ederken Papalagilerden varlıklı olanlara gösterilen saygının gerçekte kendilerine mi yoksa paralarına mı olduğunun da kestirilemeyeceğini ifade eder.

Papalagi’deki daha çok kazanma hırsının onu ne hâle getirdiğine dair satırları okurken bir metro yolculuğu esnasında yorgun, mutsuz ve ıstırap içindeki insanların yüz ifadelerini şaşkınlıkla fark eden ve bir süre hayretle gözlemleyen Muhammed Esed’in o an yaşadıklarını ve sonrasında ise nasıl hidayete erdiğine dair öyküsünü hatırlıyorsunuz: 1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa ile birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden gözlerim karşımda oturan adama takıldı; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşüyle bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum. Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedenî bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Bu bayanın yüzünde de garip, mutsuz bir ifade vardı; sanki ona acı veren bir şeyi düşünüyor ya da tecrübe ediyor gibiydi. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer: Ve bu yüzlerin hepsinde aynı gizli ıstırabı yansıtan ifadeyi görebiliyordum; bu ıstırap öylesine gizliydi ki o yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değildi.

Tanık olduğum durumun üzerimdeki etkisi o kadar güçlüydü ki bunu Elsa ile paylaştım. Elsa, insanın özelliklerini incelemeye alışmış bir ressamın dikkatli gözleri ile etrafına bakmaya başladı. Daha sonra şaşkınlık içerisinde bana döndü ve şöyle dedi; ‘Haklısın. Sanki hepsi cehennem azabı çekiyor gibi görünüyorlar. Merak ediyorum, acaba kendileri bunun farkında mı?’ Farkında olmadıklarını biliyordum. Çünkü eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha fazla âlet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, ‘hayat standartlarını’ yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhâlde.

Eve döndüğümüzde, daha önce okumakta olduğum ve masamın üzerinde açık duran Kur’an nüshasına gözüm ilişti. Rutin olarak kitabı kaldırmak için elime aldım. Fakat tam kapamak üzereydim ki, gözüm açık sayfaya takıldı ve okumaya koyuldum: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasür suresi/1-9)

Bir an öylece sessiz kaldım. Sanırım Kitap elimde titredi. Sonra onu Elsa’ya uzattım ve şöyle dedim, ‘Bunu oku. Bu, bugün metroda gördüğümüz durumun cevabı değil mi?’

Medeniyet inşa etmek; ancak madde ile mana, fizikî dünya ile metafizik ilke, refah ile adalet ve dünyayı imar etmek ile dünyanın ötesine geçebilmek arasındaki dengenin doğru bir şekilde kurulabilmesiyle mümkündür. Hâlbuki Papalagi’nin inşa ettiği medeniyette bir efendi kendi bedeni yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye kardeşlerini en kötü işlerde çalıştırmaktan çekinmezken ve bu durumdan vicdanı zerre kadar sızlamazken sahip olduklarının bir kısmını ihtiyacı olanlarla paylaşmayı aklının ucundan bile geçirmez.

Kapialist sistem varlığını devam ettirebilmek için modern insanı bir taraftan sürekli kazanmaya bir taraftan da sürekli harcamaya teşvik eder. Bunun için de mütemadiyen ihtiyaç listesine hep yenilerini ekler. Papalagi sürekli yeni “şey”lere ihtiyaç duyar; ama Tuiavii’ye göre bir insanın çok fazla “şey”e ihtiyaç duyması aslında büyük bir yoksulluğun göstergesidir. Papalagi de yoksuldur; çünkü o tam bir “şey” düşkünüdür ve asla “şey”leri olmadan yaşayamaz. Hatta “şey”siz yaşamaktansa, ölmek için “ateş borusunu” alnına dayamayı bile tercih eder. Ateş gördü mü yanıp kül olacak, güçlü bir tropikal yağmurda eriyip gidecek, bir depremde yıkılıp harap olacak ve her seferinde yeniden yapması gerekecek “şey”leri elde edebilmek için yüzleri daima yorgun ve acılıdır.

Tuiavii’nin Avrupalı insanlarda anlamakta zorlandığı bir diğer konu da onların hiçbir şey için zamanlarının olmaması ve sürekli bir şeyleri yetiştirme, bir şeylere yetişme çabası içinde olmalarıdır. Modern insanın haz ve hız peşinde koşarken aslında hayatın kendisine sunduğu birçok güzelliği de farkında olmaksızın ıskaladığına, ne acısının yasını tutmaya ne de mutluluğunu doyasıya yaşamaya dahi vakit bulamadığına dikkat çeken Tuiavii, “Oysa zaman orada öylece durur. O ise en iyi niyetle bile görmez onu. Zaman alan binlerce şey sıralayıp yakına yakına işinin başına çöker.” der ve Papalagi’nin bütün gücünü ve bütün aklını zamanını genişletmek için harcayıp daha çok zamanı olsun diye ayağının altına “demir tekerlekler”, sözcüklerine kanatlar takarken elde ettiği bu zamanını ne yaptığını, nerede/neye harcadığını sorar, kendi sorusunu da şu şekilde cevaplar: “Sanıyorum ki, çok sıkı tuttukları için zaman, ıslak elden kayan bir yılan gibi akıp gidiyor ellerinden.”

Medeniyetin ölçütü bilim ve teknolojide ilerlemiş olmak mıdır? Tuiavii; “Ah kardeşlerim, bir Samoa köyünü içine alacak kadar kocaman bir kulübesi olup da, bir yolcuya bir tek geceliğine bile çatısının altında yer vermeyen adam hakkında ne düşünürsünüz?” diyerek Avrupa’nın medeniliğini ve Avrupalının medeniyet anlayışını sorgularken bir taraftan da sahip olunan zihniyetin bir toplumun kullandığı dile nasıl yansıdığını kendi dillerinde hem benim hem de senin anlamına gelen “lau” gibi bir kelimeye Papalagi’nin dilinde rastlamanın asla mümkün olmayacağını ifade ederek örneklendirir.

Papalagi’nin gözünde makinenin Büyük Ruh’tan daha güçlü ve değerli olmasını da eleştiren Tuiavii, makinenin Avrupa’nın ulu büyücüsü konumunda olduğunu ifade eder. Çünkü makine yorulmak nedir bilmez; sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar çalışabilir. Kıtalar ötesine uzanan elleri, karanlıkta gören gözleri vardır. Çok daha fazlasıyla mucize olarak nitelendirilebilecek başka özelliklere de sahip olsa da kusursuz olmayan bir tarafı daha vardır ki o da biz çalışırken her şeyin içinde olan, ellerimizle var ettiğimiz sevgiyi midesine indirmesidir. Tuiavii’ye göre yaptığı iş üzerinde konuşamayan, o işi yaparken gülümseyemeyen, işini bitirdikten sonra yaptığı işi görsünler diye anne babasına ya da herhangi bir sevdiğine gösteremeyen, takdir karşısında mutluluğunu, tenkit karşısında hüznünü sergileyemeyen soğuk metal yığınının ürettikleri, Papalagi nezdinde eşyanın değersizleşmesine sebebiyet vermektedir. Papalagi hiçbir şeyi layıkıyla sevemez, hiçbir şeye hak ettiği değeri veremez, makine aynısından defalarca yapabilirken nasıl sevsin, nasıl değer versin ki!

Papalagi’nin akıl almaz davranışlarından biri de her şeyi meslek hâline getirmesi ve nefret ederek de olsa ömrü boyunca kendine meslek olarak seçtiği her ne ise onu yapmasıdır ve çoğunun da yalnızca meslekleri olan şeyi yapabilmesidir. Bu, yalnızca koşmak, yalnızca tat almak, yalnızca savaşabilmek gibi bir şeydir; hâlbuki insan sadece ayak, sadece dil, sadece güç-kuvvet demek değildir; bunların hepsi bir bütündür, hepsi bir arada olmak ister. İnsanın yüreği, ancak bütün organları ve duyuları ile bir arada hareket ediyorsa sağlıklı, mutlu olabilir, yoksa bir bölümü canlı diğer bölümü ölüyse asla!

Yoksulun zengini, zenginin yoksulu oynadığı; hastanın kendini sağlamın, zayıfın ise güçlünün yerine koyduğu; kısacası herkesin gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte olarak yaşama imkânı bulduğu, sahte yaşamların yaşandığı yerdir sinema, Tuiavii’nin kafasında ve çok büyük bir yeri vardır sinemanın Papalagi’nin hayatında. Bir de onun hayatında böylesine önemli bir yer işgal eden ikinci bir şey; özellikle kötü ve acı veren olayların bütün detayları ile anlatıldığı, ama çoğunlukla insanların bir araya geldiklerinde birbirlerine anlatabilecekleri yeni şeylere imkân vermeyecek, anlatsalar bile bildikleri bir hususun tekrarı olacak şekilde hemen hemen dünyada olup biten her şeyden haberdar olmalarını sağlayan ve nihayetinde zerk etmeye çalıştığı bakış açısı ve fikirleri ile bütün insanları tek bir kafa hâline getirmeye çalışan “gazete”dir. Gazete bir makine gibi her gün yeni düşünceler üretir; ama bu düşünceler besleyen fakat güçlendirmeyen gıdalar gibidir.

Papalagi’nin handikaplarından biri de sürekli düşünmesi ve bir şeyin üzerine düşünürken üzerine düşündüğü şeyi elinden kaçırıp kaybetmesidir Tuiavii’ye göre. Mesela, “Savaii’ye varmam ne kadar sürer acaba?” diye düşünür; ama yolculuğun akıp gittiği o güzelim güzergâhı gör(e)mez, ölü olmadığı hâlde yaşamayı beceremez. Bu sebeple Tuiavii, halkını uyarma gereği duyar; Papalagi bize ışığı getirmiştir, ama ışığı elinde tuttuğu için kendisi karanlıkta kalmıştır; Tanrı’nın sözü ağzındadır, ama kendisi anlamamıştır; yüreği paranın, zevkin ve makinenin önünde eğilir, ama Tanrı’nın önünde eğilmez; Tanrı “Birbirinizi sevin” der, ama Papalagi zıvanadan çıkmıştır, birbirini katleder, bir de bize vahşi der.

Medeniyetin bir zihniyet ve tutum meselesi olduğunun çok iyi farkında olan Tuiavii, onun en temel özelliğinin maddi gelişmişlik ya da tabiata hâkim olma değil, gerçek manada “medenilik” ilkesinin toplumsal hayata hâkim kılınması olduğunu düşünür ve bu sebeple son olarak halkına şu çağrıda bulunur: “Kendi kendimize ant içelim ve (Papalagi’nin) yüzüne haykıralım. Sevinçlerin zevklerin uzak dursun bizden, bütün zenginlikleri vahşice elinde ya da kafanda toplaman, kardeşinden daha üstün olma hırsın, anlamsız işlerin, türlü marifetlerin, ne idüğü belirsiz göz boyamaların, meraklı düşüncen, hiçbir şey bilmeyen bilgin bizden uzak dursun. Senin bile uykularını kaçıran, döşeğinde rahatını bozan bütün çılgınlıkların uzak dursun. Bizim bunların hiçbirine gereksinmemiz yok, yeter bize Tanrı’nın bol bol sunduğu soylu güzel mutluluklar.”
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba puan vermedi
3 yorum
Selma Kavurmacıoğlu (@selmakavurmacioglu)
http://elestirihaber.com/gogu-delen-adam-uzerine-dusunceler-selma-kavurmacioglu-yazdi/
02.04.19 beğen 1 cevap
iskoç (@iskoc)
Eline sağlık, geçen hafta yeniden okudum kitabı. Yeniden okunacak kadar güzeldi
02.04.19 beğen 1 cevap
Meursault Samsa

Meursault Samsa

@meursaultsamsa

Okuduğum boş kitaplardan biri. Yani tamam, bir şeyler söylüyor ama bunları bu şekilde tabldot halinde okuyup almak yerine, bu kitaptan hem edebi hem de içerik anlamında daha düzgün şeyleri okuyup da bu kitapta anlatılanları kendin düşünüp sorgulamak çok daha iyi bence.
Mandra Filozofu' nu izleyip de(o filmde bile Can Yücel adına uydurulmuş dizeler vardı) hayatı sorgulayan insan ne kadar zavallıysa gözümde, bu kitabı okuyup da ''hımm'' moduna giren herkes o kadar zavallıdır işte.
Genel bir çerçeve içinde değerlendireyim önce; bu tarz kitaplarla ilgili bir komplo teorim var benim. Bir kere bu kitap, kişisel gelişim kitabı kategorisine girer benim nazarımda. Bu kişisel gelişim kitapları da -yine bana göre- din ile zapt edilen zümrenin dışında kalanları zapt etmek üzerine ortaya çıkarılmıştır. Modern bir tür dindir onlar da. Sevgi? İçimizde. Eşya? Çok eşyaya gerek yok. Tanrı? Tanrı sevgidir. Elindekinin değerini bil falan der durur hepsi. Bu düşünceye itirazım yok, itirazım elimizdekilerin değerini anlamak için kullanma kılavuzu ihtiyacı yaratılması ve o kullanma kılavuzlarının da güzel paketler, abartılı yorumlar eşliğinde bize sunulması. Kişisel gelişim kitapları bunu böyle yap, şunu şöyle yap derken bu kitap da bu kez olayı tersten ele alıp o böyle yapıyor ve mutsuz, bu şöyle yapıyor ve mutsuz diyor. Katıldığım yönler elbette var lakin bir o kadar da temelsiz, bilgisiz bölümler mevcut kitapta. Hele bir yerinde ‘’ne yapcan uzayda, ben sana söyleyem uzayı’’ diyen, ‘’İngilizceyi napcan, mezarda geçmez, kabirde geçmez’’ diyen Cübbeli Ahmet Hoca kafasına bürünüyor anlatıcı ve özetle düşünme, sorgulama diyor ki bu noktada kendisiyle zıt kutuplardayız tam anlamıyla. Bir konuda haksızlık ediyorum elbette. Bu kitap muhtemelen benzerlerinin pek çoğundan daha önce yazılmış bir kitap, bunu atlamamak gerekiyor.
Cinsellik konusundaki saptamaların çoğu temelsiz ve yetersiz. Elbette kitabın böyle bir iddiası yok, hatta aksine, önsözde yazar bu kitabın bir yerlinin gözünden modern toplumun görünümünün o yerlinin basit hatta saf bakış açısıyla anlatımından ibaret olduğunu, gücünü buradan aldığını söylüyor. Derin analizler yok. Herkesin gözünün önünde duran ama modern dünyanın etkisiyle göremediği şeyleri görüp de herkesin anlayacağı kadar basit bir dille anlatıyor kitap. Ne var ki bir lise öğrencisi için etkileyici olabilir tüm bu anlatılanlar. Anlatılan şeyleri kendi kafanızda sebep sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirebildiğiniz an bütün büyüsü kayboluyor kitabın, zaten bilmediğiniz hiçbir şey de söylemiyor kitap size. Bu bakımdan geç okuduğum bir kitap oldu belki de ama genel olarak boş buldum kitabı.
Zaten genel olarak modern insan eleştirisinden de sıkılmaya başladım artık. Yani hala eleştiri yapılması bana komik geliyor. Bence yapılabilecek eleştirilerin hepsi yapıldı, şimdi varsa çözüm üretmek gerek, yoksa da sürekli aynı eleştirileri tekrar edip avunmaktansa Baudelarie’ nin avunma yöntemini kendime çok daha yakın buluyorum ben;

‘’Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

Ama neyle? ...

Şarapla,
şiirle
ya da erdemle,
nasıl isterseniz.
Ama sarhoş olun...

Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz...”
1 yorum
T. Dmrc (@demirci3557)
Yorumunuzun her noktasına katılıyorum. Aklınıza ve bakış açınıza sağlık.
26.09.17 beğen cevap
Gölge

Gölge

@golge2010

Işığını Kaybeden Papalagi!
Kitaplara gönlünü adamış güzel insanlar vesilesiyle tanıştım Göğü Delen Adam'ın hikayesi ile. Okurken "Nasıl olur da daha önce bu kitaba rastlamadım" diye düşünmekten kendimi alamadım.
Kabile reisi Tuiavi'nin şu sözleri üzerine cidden modern Papalagiler! olarak kafa yormalıyız:
" 'Bize, ışığı getireceğinize inandırmıştınız," demişti son kez birlikte olduğumuzda, " 'oysa sizin niyetiniz bizi de kendi karanlığınıza çekmekti!' " Yaşamımızı bir gözden geçirdiğimizde hep bir şeylere sahip olmak için sürekli çalışmak, uğraşmak, çırpınmak zorunda kalıyoruz (Not: Diyeceksiniz ki bir amaç olmayınca hayatın ne anlamı olabilir ki!). Tabi ki hayatımızın bir amacı olacak. O amaçlara ulaşma yolunda yaptıklarımız hayatımıza anlam katacak. Demek istediğim ve kitapta da anlatılmak istenen maddenin, bize sahip olduğudur. Sahip olma uğruna kendimizden, sevdiklerimizden vs. fedakarlık ederiz çoğu zaman. Hırslarımız, kibrimiz, yapmacıklığımız, makam-mevki, şan şöhret sevdamız bizi biz yapan özümüzden uzaklaştırıyor. Doğa gibi bir mucizevi döngüye bile normalmiş gibi bakarız.
Mesela şimdi ki çocukların hayatlarına bakıyorum. Doğdukları andan itibaren yaşamları ana-babanın hayalleri, yaşamak istedikleri idealler üzerinde şekilleniyor. Kursa, dershaneye, vs. sözde geleceğini kurtarsın! diye gönderiliyor. Onlara kendi hayalleri sorulmuyor bile. Taaa küçük yaştan itibaren rekabeti, hırsı öğretiyoruz. Aaa bak Ayşe teyzenin oğlu, Kenan amcanın kızı nerelere geldiler, vs... Sonuç ne oluyor? Sevgisiz, duygusuz, hırslı (zarar veren türden), kibirli, yaptığı işten memnun olmayan, sorgulamayan birer robot makineleri ortaya çıkıyor. Sonra biz bu çocuğu yetiştirirken nerede hata yaptık acabaaaa'lı hayıflanmalar...Düşün bakalım 🤔
Kitapta altını çizdiğim o kadar çok yer var ki...Onlara değinecek olsam uzun uzun gider mevzu...Kitabı bitirdikten sonra ilk düşündüğüm şey şu oldu: Sahip olduğum her şeyi bırakıp Amazon'un balta girmemiş ormanlarında yaşayan herhangi bir kabilede sakince yaşamak. Evet evet kitabın bana hissettirdiği duygu bu oldu. Diyebilirsiniz bu kadar kolay olamaz, hatta yapamazsın. Hele de şehir hayatına, kolay yaşamaya, tembelliğe alışmış biz Papalagiler için zor olsa gerek! Sonra da yoook aman biz balta girmemiş ormanlarda bu iğrenç dünyanın bağrında temiz kalabilmiş kabileleri de bozarız dedim. En iyisi kendi karanlık dünyamızda kaybettiğimiz ışığımızı aramaya devam...
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba 10 verdi
2 yorum
Gülşah Sönmez (@gulsahsonmez)
İnceleme için teşekkürler. Sayenizde kitaptan haberdar oldum. Listeme alıyorum.
08.04.19 beğen 1 cevap
Gülşah Sönmez

Gülşah Sönmez

@gulsahsonmez

Göğü Delen Adam
Bir kabile reisinin bakış açısıyla Avrupalı’yı, yaşam tarzı, kullandıkları, yedikleri, içtiklerini bulabileceğiniz bir kitap Göğü Delen Adam. Mandıra Filozofu adlı filmdeki Mandıra Filozofu’nu anımsatıyor okurken.

Giyimden, eve, paradan, çalışma yaşamına, inançtan, gazetelerdeki haberlere, düşünce kaynaklı rahatsızlıklara kadar birçok konuyu sade yaşamla kıyaslayarak verdiğinden, okur payını almış oluyor bir bakıma.

Giyimin ifade ettiği asıl kavramın vücudun örtülmesi olduğu üzerinde durulurken, Avrupalı’nın giyimlerinin bir kısmının örtmekten ziyade, vücudun bazı kısımlarının teşhir edildiğinden bahsedilmiş. Apartman yaşantısında birçoğumuzun yakındığı konular vurgulanarak, şikayetçi olduğumuz halde alıştığımız ve bu yüzden “normal” olarak tanımladığımız gündelik bazı meseleler ön plana çıkarılmış. Paranın nasıl kazanıldığı konusuna değinilirken, bazılarının çalışmadan da kazanabildiği konusu ön plana çıkarılmış.

Sahip olmadıklarını unutabilmek adına insanların yapmış olduklarından bahsedilerek, farklı bir bakış açısı sunulmuş. Fazla şeye gereksinim duyulmasının, yoksulluk belirtisi olduğu vurgulanmış. Bugün alışkanlığı ya da günlük işi nedeniyle ihtiyaç duyduğu bir nesneye sahip olduktan sonra, ona kılıf, ona da sahip olduktan sonra onu koyacak kutuya ihtiyaç duyulmasının, gereksinimden öte olduğunu görüyor insan. Önceki yıllarda eşyaların istiflenmesi için dolapların yeterli gelmesine rağmen, son dönemlerde dolap içi kutuların ön plana çıkmasından esinlenen bir çok insanın bunu gereksinim hissederek, dolabın içindeki eksik rafların boşluğunu kutularla doldurma çabası içine girmesi buna güzel bir örnek bence.

Herşeye sahip olmaya çabalayan ve varlığına rağmen elindekileri ihtiyaç sahipleriyle paylaşmayan insanın durumunu ön plana çıkarması, ruhumuzu sorgulamaya itiyor. Gazeteleri takip etmekteki aşırılıklarımızdan bahsetmesi kendimize getiriyor bizi.

Yazabildiklerimden daha fazlasını bulabileceğiniz bu kısa ama anlamlı kitabı herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim.
EK 1
Teşekkürler @golge2010. Keyifle okudum. 18.04.19
1 yorum
Gölge (@golge2010)
Ben teşekkür ederim. Yorumunda Mandıra Filozofunu anımsattığını belirtmişsin. Kesinlikle katılıyorum 👍🏻👍🏻
24.05.19 beğen 1 cevap
T. Dmrc

T. Dmrc

@demirci3557

...
İnsanı şehirden kusturmasını anlayabilirim de şehirlilikten nasıl kusturmaya çalışırsın, zaten olan olmuş bu çağa ve dünya düzenine düşüvermişiz. Mesela bizler yüzyılımızın ve yaşadığımız coğrafyanın kaçınılmaz sonucu olarak şehirliyiz. Hepimiz mi para hırsındayız? Hepimizin mi içinde ki ışık ve tanrı sevgisi bir hiç. Karşı tarafa ağır bir eleştiri içeriyor bence. Toplumu, toplumsal bir yapıyı bu kadar kesin sınırlarla nasıl bıçak gibi kesip atabiliriz ki. Modern hayatlılar böyledir, ilkeller şöyledir demek biraz haksızlık olmaz mı? Bu eleştirileri sadece egemen sınıf için kabul edebilirim. Onlar bu haksızlığın yaratıcısı. Gelen vurur şehrin alt tabakasına giden vurur. Tabi ki eserde ki anlatı çok güzel okurken inanamadım içimde moderne dair biriken her şeyi bulduğumu gördüm. Ama katılmadığım bölümler de vardı. Misal düşünmek üzerine olan bölüm. İnsan düşünmeden nasıl yaşar ki. Ama kim bilir bizlerde belki yazarın dediği gibi hastayızdır, rengimizi soldurup sarartıyoruzdur düşünerek. Başka çaresi olmayan şehirlileri hayattan iyiden soğutur bu kitap.
Pratiğe inelim az ; "Kendisi bunca yoksul, ülkesi de bunca acılı olduğu için dört elle “şey’lere sarılır ve delinin solgun yaprakları toplaması gibi toplayıp, kulübesini ağzına kadar onlarla doldurur. Ama işte, bu yüzden bizi kıskanır ve bizim de kendisi gibi yoksullaşmamızı ister." işte bu kısım bana İstanbul'da yeşili katledip, yolların kenarlarındaki duvarlara ve elektrik direklerine çiçek diken zihniyeti hatırlattı. Aklımızla alay edip alın size yeşil ve çiçeğin emojisi der gibi... Anlatı biraz din kitabı bir buyruk gibiydi de. Kardeşlerim bunu söylüyorum ben size hitapları gibi. En sevdiğim kısım ; Taştan Kutular, Taş Yarıklar, Yine Taştan Adalar ve Bunların Arasında Kalanlara Dair kısmıydı. İçinde ki resimler manidar sayılabilir.
0 yorum

Göğü Delen Adam Papalagi - S41

Buna karşılık da varlıklı olan, kendisine gösterilen saygının gerçekten kendisine mi, yoksa parasına mı olduğunu kestiremez. Aslında saygı gösterilen genellikle parasıdır. Bu yüzden, çok sayıda yuvarlak metali ve ağır kâğıdı olmayanların niye utandığını, zenginlerin onları kıskanması gerekirken niye onların zenginlere özendiğini aklım almıyor. Nasıl ki bizde ağır bir midye zinciriyle dolaşmak hoş değilse, paranın ağır yüküyle dolaşmak da aynı şey. İnsanın soluğunu keser, kol ve bacaklarının özgürce hareket etmesini önler.
Jagermeister Chrysalis tarafından eklenmiştir.
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

Doğru düşünseydi, elimizde sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da.
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

Bir hedefe hızlı varmak nadiren gerçek bir kazanç sayılır.
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

' Tanrı'nın her şeyi kendi adaletli elinde tuttuğu yerde ne kavga olur ne de yokluk. '
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Ahme't Sessiz

Ahme't Sessiz

@ahmetsessiz

Eğer insan çok fazla "şey"e gereksinim duyuyorsa, bu büyük bir yoksulluğun göstergesidir.
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Gülşah Sönmez

Gülşah Sönmez

@gulsahsonmez

Sürekli aynı şeyi yapmak kadar hiçbir şey zor gelmez insana.
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba 9 verdi, inceleme ekledi.
0 yorum
249
KİTAP
Kısacık, Okunası Kitaplar
Kısa ama etkili kitaplar bu listede. Sayfa sayısına bakmayın. Kısa ama yoğun kitaplar. Az zamanınız mı var? Kısacık bir kitap...
Gölge

Gölge

@golge2010

Işığını Kaybeden Papalagi! paylaşım fotoğrafı
Işığını Kaybeden Papalagi!
Kitaplara gönlünü adamış güzel insanlar vesilesiyle tanıştım Göğü Delen Adam'ın hikayesi ile. Okurken "Nasıl olur da daha önce bu kitaba rastlamadım" diye düşünmekten kendimi alamadım.
Kabile reisi Tuiavi'nin şu sözleri üzerine cidden modern Papalagiler! olarak kafa yormalıyız:
" 'Bize, ışığı getireceğinize inandırmıştınız," demişti son kez birlikte olduğumuzda, " 'oysa sizin niyetiniz bizi de kendi karanlığınıza çekmekti!' " Yaşamımızı bir gözden geçirdiğimizde hep bir şeylere sahip olmak için sürekli çalışmak, uğraşmak, çırpınmak zorunda kalıyoruz (Not: Diyeceksiniz ki bir amaç olmayınca hayatın ne anlamı olabilir ki!). Tabi ki hayatımızın bir amacı olacak. O amaçlara ulaşma yolunda yaptıklarımız hayatımıza anlam katacak. Demek istediğim ve kitapta da anlatılmak istenen maddenin, bize sahip olduğudur. Sahip olma uğruna kendimizden, sevdiklerimizden vs. fedakarlık ederiz çoğu zaman. Hırslarımız, kibrimiz, yapmacıklığımız, makam-mevki, şan şöhret sevdamız bizi biz yapan özümüzden uzaklaştırıyor. Doğa gibi bir mucizevi döngüye bile normalmiş gibi bakarız.
Mesela şimdi ki çocukların hayatlarına bakıyorum. Doğdukları andan itibaren yaşamları ana-babanın hayalleri, yaşamak istedikleri idealler üzerinde şekilleniyor. Kursa, dershaneye, vs. sözde geleceğini kurtarsın! diye gönderiliyor. Onlara kendi hayalleri sorulmuyor bile. Taaa küçük yaştan itibaren rekabeti, hırsı öğretiyoruz. Aaa bak Ayşe teyzenin oğlu, Kenan amcanın kızı nerelere geldiler, vs... Sonuç ne oluyor? Sevgisiz, duygusuz, hırslı (zarar veren türden), kibirli, yaptığı işten memnun olmayan, sorgulamayan birer robot makineleri ortaya çıkıyor. Sonra biz bu çocuğu yetiştirirken nerede hata yaptık acabaaaa'lı hayıflanmalar...Düşün bakalım 🤔
Kitapta altını çizdiğim o kadar çok yer var ki...Onlara değinecek olsam uzun uzun gider mevzu...Kitabı bitirdikten sonra ilk düşündüğüm şey şu oldu: Sahip olduğum her şeyi bırakıp Amazon'un balta girmemiş ormanlarında yaşayan herhangi bir kabilede sakince yaşamak. Evet evet kitabın bana hissettirdiği duygu bu oldu. Diyebilirsiniz bu kadar kolay olamaz, hatta yapamazsın. Hele de şehir hayatına, kolay yaşamaya, tembelliğe alışmış biz Papalagiler için zor olsa gerek! Sonra da yoook aman biz balta girmemiş ormanlarda bu iğrenç dünyanın bağrında temiz kalabilmiş kabileleri de bozarız dedim. En iyisi kendi karanlık dünyamızda kaybettiğimiz ışığımızı aramaya devam...
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
14 yorum
Selma Kavurmacıoğlu (@selmakavurmacioglu)
Benim de çok beğenerek okuduğum bir kitap...
08.04.19 beğen 1 cevap
AcupOfCoffee (@sherlock)
O değilde kahve iyi duruyor.
08.04.19 beğen 2 cevap
ALEYNA YASEMEN 👸 (@aleynayasemen)
Kitabı okuma listenin 1.inci sırasına yazdım bile çok güzel anlattınız 😊😊
09.04.19 beğen 1 cevap
Gölge

Gölge

@golge2010

Göğü Delen Adam paylaşım fotoğrafı
Göğü Delen Adam
Sevgili meslektaşlarımın, dostlarımın hediyesi. Erich Scheurmann ile ilk kez muhabbet etmeye başladık. Konusu ilgimi çekti. Okumaya devam.
🎀 “Bize, ışığı getireceğinize inandırmıştınız,” demişti son kez birlikte olduğumuzda, “oysa sizin niyetiniz bizi de kendi karanlığınıza çekmekti!”
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba 10 verdi, inceleme ekledi.
0 yorum
Yasin Bahçeci

Yasin Bahçeci

@yasinbahceci

Erich Scheurmann ın bir Samoa Şefi nin notlarından yararlanarak kaleme aldığı yumruk gibi bir modernizm eleştirisi.
Eser adını (Papalagi) Samoa Takımada larına ilk kez çıkan misyoner gemilerinin ufku deldiklerini zanneden yerlilerden alıyor. Yaratılıştan getirdiğimiz saflığı henüz kaybetmemiş bu güzel ağabeyimiz Papalagi nin yani Beyaz Adam ın ipliğini pazara çıkarmıştır.

“Onun hiçbir eylemi yoktur ki bayağı, basit ve Büyük Ruh a aykırı olmasın.” der Şef.
Evlerinden, zamanı kullanma biçimlerine, meslek seçiminden iş bölümüne değin her türlü faaliyetlerini akla ve mantığa aykırı bulur.

Kısaca Papalagi ( Beyaz Adam) Büyük Ruh u küstürmüş, gücendirmiştir.
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba puan vermedi, inceleme ekledi.
0 yorum
ruhadam

ruhadam

@ruhadam

HEDİYE BETİK
https://www.resimag.com/

https://www.resimag.com/

https://www.resimag.com/

@mtrv 'ye çakılı bir paylaşım sözüm vardı, sözümü tutmuş olayım :)
https://www.resimag.com/

Kitapdan birkaç alıntı;

"Çoğu, hastalıklarına bağlı kalır, yürekleri hiçbir zaman iyileşmez. Paranın sağladığı güçle mutlu olurlar. Tropik yağmur altındaki tembel meyveler gibi, kibirle şişinip dururlar."

---------

"Ete kim şöyle bir göz atacak olsa ona zehir bulaşır, yaralanır. Bakanın yaptığı da etini göstereninki kadar kötüdür en az. Böyle söyler işte beyaz adamın kutsal gelenekleri."

---------

""Et günahtır!" İşte böyle söyle Papaligi. Çünkü onun düşüncesine göre yüce olan tek şey ruhtur. Güneşe doğru uzanan kol, bir günah okudur aslında. Soluk aldıkça denizdeki dalgalar gibi kabarıp inen göğüs bir günah yuvasıdır."

---------

"Hiçbir makine, kulübelerimizde yaşayan kum karıncaları kadar becerikli değildir."
ataç ikon Göğü Delen Adam Papalagi
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 yorum
Merve 🗡 (@mtrv)
Hediye gibi hediye ,selam gibi selam! Çakılar çok iyi, göz kamaştırıyor. :)) @ruhadam teşekkürler, keyifli okumalar. :) https://www.resimag.com/
22.01.18 beğen 3 cevap
Gülşah Sönmez (@gulsahsonmez)
Keyifli okumalar dilerim :)
22.01.18 beğen 1 cevap
Ömer Aydemir. (@seyyah73)
Güzel bir “Betik” keyifle okuyunuz.
24.01.18 beğen 3 cevap