up
ara

Kamer

Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Sinek Isırıklarının Müellifi
"Evin kedisi uyansın isteriz, ama yazık değil mi uyusun isteriz."
Cümlesiyle başlayan buram buram hüzün kokan, Barış Bıçakçı sadeligini ve yer yer anlamlı karmaşasını ince ince içinize işleyen muazzam bir kitap. Insanda hemen evine dönme isteği uyandırıyor ya da evinizde olmanın huzurunu. Yazarın kendisinin de bahsettiği gibi;
"Hemen eve dönme isteği uyandıran her şey güzeldir. "

Kitap baş karakter Cemil'in babasıyla hastahane odasindaki diyaloglariyla başlıyor. Ölümle, kederle, kaldiramayacaginiz bir hüzünle başbaşa bırakıyor Barış Bıçakçı sizi daha ilk sayfalarda. Hastahane odasında babasının ameliyata girmeden onceki anlarını izletiyor.
Babası yaşamak istiyor..
"Ölüm akla düşünce her seyin her seyle ilgisi oluyor, bağlantılar kuruluyor ve korkunun kirli ampulü pır pır yanıyor." (syf 6)

Annesini çok küçük yasta kaybetmiş, babasının çocuğunun yanında duygularını belli etmeyen koruyucu bir yetişkin olamamasından ötürü rolleri degismislerdir.
Cemil, tam olarak ne anlama geldiğini bilmedigi bir acıyla olgunlasir..
Ilk bölüm babasının hastahane odasındaki son anlariyla bitiyor. Ve şu güzel tespitle :
" Kadınlardan ne çok şey istiyoruz diye düşünüyor Cemil, Bizi affetsinler bize memelerini gostersinler ve ölümsüzlük versinler. "(Syf 8)

Kitaptaki bölümler çok kısa ve birbiriyle alakasız gibi görünse de başlangıçta, aslında adamotu kökleri gibi nasıl da bitişik ve ayrilamaz olduklarini fark ediyorsunuz okudukça.

Cemilin Istanbul'a, yazdığı bir romanı yayinevine bırakmasıyla devam ediyor kitap. Güzel editörün ' Günümüz yazarlarının kitaplarının aforizma çöplüğü olduğu'na dair uzun konuşmasını sessizce dinleyip, köşede yığılı duran ve okunmayi bekleyen diğer roman denemelerine Cemil'in gozlerinden acıyla bakıp teşekkür ederek çıkıyorsunuz odadan.
Sonraki bölümlerde Cemil'le birlikte evin icinde volta atıyor editörün aramamasina kiriliyorsunuz icten içe.

Kitapta öne çıkan birkac detay var. Bunlar Ankara ve Toplu Konut ibareleri. Yazar iyi bir Ankara sevdalısı. Ama bunu Istanbul sairleri yazarları gibi gereksiz bir romantizmle süsleyerek sokmuyor gözümüze. Ya da caddesini kafesini barını övmüyor paragraf aralarına sindirip. Yeri geldiğinde bahsediyor yalnızca ki bu da yeri geldiğinde bahsettiği diğer cümlelere cok yakışıyor.
"Istanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın haline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nin haline üzülüyor. " (syf 24)

8.bölümde enfes bir kesit var. 2 sayfa zaten. Ama defalarca okudum sanırım. Cemil'in dinlediği yüksek sesli müziğin saksafoncusunu basçısını trompetcisini nasıl bir bir öldürdüğüne dair...muazzamdi. Mutlaka okuyun.
Kitapta diğer bir öne çıkan detay da Cemil'in kafasında sürekli editör kadınla konuşması. Editör karşısında konuşurken ne kadar sessiz dinlediyse, evde arabada alisveriste o kadar az sessiz kalıyor kendi aforizmasini kitabini düşüncelerini sıralıyor durmadan.

Barış Bıçakçı kitaplarının, hep insanın İçine işlensin diye okunması gerektiğini düşünürdüm. Ya da bu adam tam da bu sebepten var olmuş bunun icin yazıyor derdim. Simdi ekleyecegim alıntida ne kadar hakli oldugumu göreceksiniz siz de.
Cemil'in karısı Nazlı'nın , evliliğin ilk yıllarında Cemilin kendisine yazdığı mektubun altına düştüğü not ;
" iş bahane. Oraya kelimeleri aramaya gittin. Kelimeleri seviyorsun, bazen insanlardan bile fazla. Bardağın dibinde kalan çayı otlara doğru savururken, oluklardan yağmur suyu boşalırken, bir hatıra gözüne kan gibi oturduğunda bulacaksın onları, kelimeleri. Dokunmak isteyeceksin onlara, onları ceplerine doldurmak isteyeceksin. Belki de kasıklarınla iterek, bir köşeye doğru sıkıştırıp sürtünmek isteyeceksin, soluyarak üzerlerine çıkmak. Şimdi ben de soyunup yuzukoyun yatacağım yatağımıza. Döner ağaçlar, evimiz ve dünya. " (syf 45)
Ya adam bunu bir kadının ağzıyla yazıyor bir kadının sehvetiyle.. Umarım seks kelimesini okurken S'de sertlesip K'da bosalan insan evlatlari okumaz da bu kitabı, erotizmle bezenmis şu cumlelere porno muamelesi yapıp hic etmezler..

Cemil her disari çıktığında sürekli gençliğine ya da ihtiyarligina rastlar. Geçmişle harmanlar, geleceğe uyarlar, kafasindaki kuvvetli edebi ihtimalleri bize sunar. Ama nasıl sunar:
"Cemil, genç Cemilin elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char'in Seçme Siirlerinin önsözünde geçen şu cümleyi unutamiyordu ; " Kırk yasimizda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz."
Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsunuz zaten ölüyorsunuz demektir.
Silaha gerek yok." (syf 65)

Yazarlığa ve yazıya dair de çok güzel tespitleri var okunması gereken. Mesela ;
“Siz de bilirsiniz, anlatmaya değer şeyleriniz olduğunu, bir gün bunları anlatacağınızı, yazacağınızı düşünmek ne güzeldir ve bu düşünce bir kez yer etti mi nasıl da perişan eder insanı! Şu dünyadaki en yüksek mertebe olan okurluk mertebesi size yetmemeye başlar. İnsan olmak size yetmemeye başlar. Dünya olmak istersiniz." (syf74)

Kitap sayesinde Oktay Rifat'tan, Turgut Uyar'dan, Fürug Ferruhzad'dan ve bircok sairden, yazardan hic duymadığım siirler kesfetme olanagi buldum. Başta bunun icin saygı duyulmali sanırım. Bitirip de kapağını kapattiginizda kesinlikle eliniz boş gondermiyor sizi.

Bir de Cemil’e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi var ki;

Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanı.
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden başrollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen: Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver’ın öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü.
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau.
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani, heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi.
Yahu listenin naifligine bakar mısınız. Cogunu tekrar arastirip okumak üzere not aldim ama bunca bas yapitin arasina karısı Nazlı'nın söylediği türküyü koymasına ne demeli..

Okuduğumuz her kitapta kendimizi arıyoruz. Cumlelerde, hikayelerde, bas ya da yan karakterlerde.. Ben bu kitabın hicbir yerinde rastlayamadım kendime, biraz tedirgin etse de sonlara doğru hoşunuza gitmeye başlıyor. Başkasının salt hikayesini okumak daha da zevk veriyor. Bazen kendinden uzaklasmak gerekiyormus meger. Okuduğumuz kitapta, izledigimiz filmde, dinlediğimiz sarkida, sevgilimizin cumlelerinde, her bir bokta kendimizi aramaktan vazgecemiyoruz bir türlü. Başkasının hikayesine dahil olmaya çalışmak kendi hikayemizi yok etmek demek bir yerde.

Umarım ayni hislerle severek okursunuz siz de.
Iyi okumalar.
ataç ikon Sinek Isırıklarının Müellifi
kitaba puan vermedi
6 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Bos Vaktiniz Olsa da Okumayın
Kitabı beğenmeyen nadir insanlardan biriyim sanırım. Yaşattığı gururu tarif edemem.. Baya giydirme içerecek onu söyleyim de şimdiden.

Kitabı evin bir köşesinde buldum, Dharma Yayinlarindan çıkmış elimdeki. Kitap baya eskiymis zaten. Keske daha once okuyup daha uzun süre kotuleseydim pişmanlığı da yaratmadı değil. Ki zaten kişisel gelisim kısmında satılan bir kitaptan bahsediyoruz. Ne kadar iyi olabilir.

Kitabın ilk sayfasında bir Dharma Bildirisi var:
"Biliyoruz ki bu dunyaya çıplak geldik ve bi dünyadan ayrılırken gene çıplak olacağız" seklinde devam eden ve kitabın kazancının bir kısmının yardım amaçlı fonda toplanacağını bildiren bir yazı. Buraya kadar her sey normal gibi taaa ki son paragrafa dek..
"Bu tümüyle evrene sunulan bir mesaj ve dilektir. Evreni yöneten ve farklı adlarla anılan Yüce Gücün bu arzumuzu yerine getirmemiz için önümüzü açık etmesini diliyoruz."
Ben su cumleleri okuduktan sonra kolay kolay devam etmezdim ama dedim yayinevinin kendi felsefi yobazlığıdır, yazar belki farklı seyler yazar..

Hikaye gerçek. Yani öyle söyleniyor bize. Ki bir kitabı okumamam icin de yaşanmış bir olaya dayanması yeter benim nazarımda. Hayal gücünüze indirilmiş bir darbedir bu tür kitaplar. Yaşanılan s.boktan bir olayın yazarın ya da senaristin "Ben şöyle zorluklarla mücadele ettim, böyle ayakta kaldım" türünden abartmalariyla okuyucuya yem diye atilmasidir.

Kitabı şöyle kısaca özetlersem Amerikalı bir kadın olan Morgan Avustralyalı Aborijinler arasına etnografik bir çalışma yürütmek amacıyla dalar. O nasıl bir dalma ama, Aniden bütün maddiyatindan ve kiyafetlerinden sıyrılma, Gizemli Gucten gelen onaylama ve aralarina kabul, "Gerçek Insanlarla" 4 ay süren bir yolculuğa çıkma... E tabii bizimki gercek insan olmadığından yürürken Ayağına batan dikenlerden güneş yaniklarindan rahatsiz olsa da direnir. Aborijinler de pek severler Marloyu. Bana ilginc gelen Marlonun da birden bu hayata uyum sağlaması. Tuhaf yani. Konusabilecegin kimse yok. Erotizm cinsellik diye bir olgunun lugatlarinda oldugundan supheliyim zaten. Dogayla gereksiz bir iliski sacma bir hayat bana göre.

Sürekli kitaptan mesaj çıkarmamız gerektiği söyleniyor arkasında önünde önsözünde.. Ben sonundan bir parca gostereyim de mesaji bir de burdan cikarin.
Marlo aylar süren yolculuğundan sonra maddiyatindan ve kapitalizmin bütün gereksinimlerimden sıyrılıp bircok ders çıkarmış olarak ulkesine döner. Ben de diyorum ki o kadar sey yaşadı bizimle paylasti iste gercek hayat bu! dedi. Ilk isi telefondan fazla esyalarindan kurtulup mutevazi bir hayat yasamak..
Ama Kahramanımız kapitalist dünyanın ona sunduğu bol köpüklü sıcak kuvetinin keyfini çıkarıp şey gibi paralar döktüğü kremler ve jellerle uf olan narin ayaklarini kremlerken "bunların megerse onun icin nasıl da onemli ihtiyaclar" oldugundan filan bahseder.

Hani okurken kitap beni ters köşe yapsın dedim de bu kadarını beklemiyordum :)

Kitabın arkasında Hıncal Uluç'un tavsiye yazısı var ki kitaptan önce onu bir okuyun. Soyle başlıyor;
"Bugüne kadar size 2 kitabı mutlaka diye tavsiye ettim Martı ve Simyacı. 3.de Bir Cift Yurek..."
Ben 4.yu tahmin edebiliyorum iZninizle : Elif şafak Aşk.
Canım Hıncal..

Bence kitap bir Secret klisesinden başka bir şey değil. Evrenden yemek iste gelsin mutluluk iste gelsin.gelsin Allah gelsin. Her sey kalpten istemekle mümkün vs vs. Şu kitapsız yapamayanlarin "Bir kitap okudum hayatım değişti " diyecekleri türden cok basit bir kitap. Bir de bu kadar yazım yanlışı olan bir kitap okumadım ama kitap o kadar kötü ki oralara hiç girmeyeceğim.
Finalde Cem Yilmaz da izninizle bir dokunsun ufaktan.
https://youtu.be/Hl31iitw0c4

Iyi okumalar..
ataç ikon Bir Çift Yürek
kitaba puan vermedi
10 beğen · 3 yorum
(@)
Okuduğum en güzel inceleme yazısı. Üstüne para verseler okumam artık.
06.08.15 beğen cevap
FATMA YILDIRIM (@fatmayildirim236)
bu kitabı bitiremediğimi hatırlıyorum bende .
27.08.16 beğen cevap
Apocalyptica (@ajdauluc)
[silindi]
03.09.16 beğen cevap
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Çürümenin Kitabı
Kitabın arkasındaki yazıdan bir cümleyle başlıyorum ;
"Nerede tükettin ömrünü? Bir hareketin hatırası, bir tutkunun işareti, bir maceranın parıltısı, güzel ve firari bir cinnet.. Geçmişinde bunların hiçbiri yok ; hiçbir sayıklama senin ismini taşımıyor, seni hiçbir zaaf onurlandırmıyor. Iz bırakmadan kayıp gittin; senin rüyan neydi peki?"

Ben bu cümlelerin altına uzanıp beni un ufak etmelerine müsaade ettim önce.

Çürümenin Kitabı kendi içinde 6 ana başlıkta toplanıyor ama bu başlıklar da kendi icinde bir cumhuriyet olusturuyor diyebiliriz. Devlet gibi kitap desem abartmış olmam sanırım.. Kitap, tuhaf bir biçimde hayata karşı bütün algılarinizi açıyor. Sizi sadece felsefi düşünmeye itmiyor aynı zamanda içinizdeki melankoliyi, başkaldırıyi, isyanı, sevgiyi, çıkarı, kaygıları, erotizmi, şeytani cinselliği, saplantıları, dini, dinsizligi, yolsuzluğu, evreni, mutluluğu... her şeyi öbek öbek irdeletiyor beyninizde. Muazzam bir gidiş mevcut kitapta. Hayatin her dalında bildiğiniz, bildiğinizi sandığınız arkasına sığındığınız ne varsa sarsıyor bir bir.

O kadar fazla bölüm ve başlık var ki alıp hepsinden birer cümle yazmak istiyorum ama inanın bu siteye fazla. Umarım siz alıp okursunuz. Yine de beğendiğim yerleri paylaşım sizlerle;

"Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim, marifetlerini ve çocuklarını ; ve bana ölümü hatırlatmayan hiçbir şey bulamadım. Çiçekler, yıldızlar, çehreler..solmanın simgeleri, bütün muhtemel mezarların potansiyel kapak taşları!"

"Yalanlar hiyerarşisinde hayat en ön yeri işgal ediyorsa, hemen ondan sonra yalan içinde yalan olan aşk gelir. "

"İntiharın mümkün olduğu tesellisi, soluksuz kaldığımız o mekanı sonsuz bir alana çevirir. Kendimizi yok etme fikri buna ulaşma yollarının çokluğu, kolaylığı ve yakınlığı sevindirir ve ürkütür bizi; Zira kendimiz hakkında geri dönüşü olmayan bir şekilde karar verdiğimiz o hareketten daha basit ve daha korkunç bir şey yoktur.
Tek bir anda bütün anları ortadan kaldırırız; bunu Tanrı bile yapamazdı. "

Ve felsefi kitaplara dair şunu da soyleyebilirim ki Cümleler şiir gibi akıyor.
"Melankoli egoizmin düş halidir."

Umarım kitap biraz olsun merak uyandırmıştir sizde. Artık kitap sizde. Ha bir de Kral Lear'ın çılgınlığının Gloster'a ettirdiği feryat var;
"Keşke dalgın olabilsem,
O zaman düşüncelerim kederlerimden kopardı."

Kitabın kapağını kapatıp da kenara koyduğunuzda okuduğunuz bütün bölümler harmanlaniyor beyninizde. Once karışıyor sonra ayrışıyor idrak etmeye yeni yeni başladığınızda diyorsunuz ki 'Felsefe bir inanç. Din gibi aşk gibi.. Buna inanmazsaniz hissedemezsiniz. Hissederek okumanız dileğiyle.
Iyi okumalar.
ataç ikon Çürümenin Kitabı
kitaba puan vermedi
6 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Korkuyu Beklerken
Oğuz Atay olunca mesele insan birkaç adım geriye çekiliyor. Tutunamayanlar'ı okuyuşumu hatırlıyorum da insanı zar zor içine alan, alınca da bırakmayan demek isterdim ama maalesef tutunmak o kadar kolay değil o yüzden kitaba hakim olabilmek için verdiğiniz bütün çabanın yanında bir de içeriğinden olaydan kopmamak için uğraşmaniz gereken abartısız beyninizi 4e 5e bölüp öyle öbek öbek ayrışım yaparak okumanız gereken bir kitap. (Bu kadar basit işte Olric)

Ve bence öyle kapsamlı bir kitaba inceleme ekleyebilmek için daha doğrusu yemesi için en az birkac kez okunması gerek. Kitabın üzerine değil, cümlelerine, diline, anlatımına kafa yorulmali.

Fante'nin Toza Sorunda da hissettiğim buna benzer bir seydi. Tabii ki Tutunamayanlarla Toza Sor'u bir tutamam ama okurken akışına kendimi kaptırıp bitirdigimde kitabi bir kenara koyarken yaşadığım o sindirme sürecinden bahsediyorum. Bir türlü sığmadığım ama inatla bütün kitaplarımı orada okuduğum bir Koltuktaydim ikisinde de. Ve kitaplar bittiğinde sığmadığıniz o koltukta kaybolduğunuzu hissediyorsunuz. Böyle bir şey.

Başka kitaplara kaymadan Oğuz Atay'a dönüyorum tekrar. Bu kitabından sonra da söyleyebilirim ki bu adam Ironiyi şahane bir şekilde kontrol ediyor. İşlediği konular hep benzer aslında "Topluma Başkaldıran, uyum sağlayamayan, yenilen kahramanlar."

Elimdeki kitap öykülerinden oluşuyor. Hatta 8 öykü var kitapta. Baska kitaplara kaymayacagim demistim ama bir önceki kitabim Emrah Serbes'in Erken Kaybedenleriydi, onu anımsattı.
Ve burada şöyle bir noktaya değinmem gerek ki; Ahmet Batman, Serkan Özel tarzında klişe ask denemelerinin yazarı birçok adami çıktığınızda Türkiyede gercekten cok kaliteli roman yazarları da var. Ha çerez niyetine eğlencelik okursunuz (Emrah Serbes gibi) ha içinize işlesin diye okursunuz (Barış Bıçakçı gibi) tercih sizin ama bu adamları da kıytırık Türk romanciligi başlığı altında birleştirmek büyük haksızlık olur.

Tabii ki Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar gibi (cok afedersiniz) tas.akli bir kitabından çıkıp öykü kitabına dalmak kitabı en basite indirgeyebilir gözünüzde. Ama inanın öyküleri de romanlarını aratmayacak kalitede bu adamın. Kısa öykü konusunda ustalığını da göz önüne seriyor 8 nefis öyküyle.

Şimdi 8 öyküyü de ozetlemeyecegim buraya. Daha once de bahsettiğim gibi Topluma Başkaldıran, uyum sağlayamayan, kaybeden kahramanlarin çevresinde toplanıyor bütün olay, hepsinin ortak kaderi başarısızlık ve elbette yalnızlık. Ve elbette Oğuz Atay'in kontrol kaleminden muazzam ironileri.

Kitap güzel okuyun vs demeyeceğim zaten Oğuz Atay okumak icin referansa ihtiyaç duyan adam, daha dün Sabah Uykum'u okumuş gelmistir benim nazarımda.

Değinmek istediğim son bir detay var ki, zaten bu kitabı hediye olarak secmemdeki en büyük en büyük etkiye sahip ; 7.bölüm "Babama Mektup".
Yekta Kopan'ın Bir de Baktım Yoksun kitabının da sonunda yer alan, Oğuz Atay'in bu kitabindan esinlenerek yazdığı Babama Mektup.
Kitabi sırf bu bölümü için aldığımı söylesem de garipsenmez sanırım. Ama okurken Yekta Kopan'a bir inceden giydiriyorsunuz. Bir insan esinlendigi bir kitaba karşı biraz insafli olur be adam. Bir eseri ilk kim ortaya atmış olursa olsun telif hakki kimde olursa olsun, okuyucu ilk kimden görmüşse onu kazıyor beynine. Aynı böyle trajik bir son yaşadım kitapta da. Oguz Atayin beni daha etkileyecegini sarsacagini duygu seline boğacağını filan düşünmüştüm ama Yekta Kopan burada ustalığını konusturmus. Öyküleri Oğuz Atayin yaninda ne kadar basit kaldıysa bu mektupla da O'nu o kadar ezmis geçmiş.

Oturup babama böyle bir mektup yazabilir miydim bilmiyorum. Ya da yazsam bile bu kadar içten olur muydu.. Ya da mektubu bitirdikten sonra ölmüş babama Mekanın Cennet Olsun, Rahat Uyu zırvaliklari yerine O yaşıyormuş gibi Hürmetle Ellerinden Öperim babacigim der miydim bilemiyorum..

Yekta Kopan ya da Oğuz Atay,, varsa içinizde halen yaşayan babanıza karşı bir özlem alın okuyun. Siz degismezsiniz, onları zaten degistiremezsiniz ama ölümün nasıl degistirilemeyen acı bir gerçek olduğunun urpertisini yaşayın kısa bir an bile olsa.
Iyi okumalar.
ataç ikon Korkuyu Beklerken
kitaba puan vermedi
6 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

hep kaybedenler :)
Bu kitap da adını sık duyduğum paylasimlarini cok gördüğüm tıpkı kürk mantolu madonna gibi alıntılarını sosyal medyada ezberledigimiz icin okumaya gerek duymadigim kitaplardandi. Ama deselerdi ki Nick Hornby etkisi yaratacak, 1 sn beklemezdim okumak icin. Şahane bir kitap.
Kitap 8 öyküden oluşuyor. 8 erkek çocuğunun hayata, aşka, karşı cinse bakışını kendi ic dünyalarını anlatıyor. Cok etkilendiğim bir kitaptan boyle gelisi güzel bahsetmek istemezdim ama zaten çok tas.akli yazi yazabiliyor olsam bu kıytırık sitede inceleme yazmazdim.

Her neyse, ilk bölüm Anneannemin Son Bölümü. Kitaba yeni başladığınız ve hikayenin çoğunun erkek karakter uzerinde toplandığını yeni yeni fark ettiğiniz icin biraz yadirgiyorsunuz, esprili anlatimla çokça eğleniyor, duygusal vuruslarla huzunleniyor, finaliyle ters koseye yatıp teslim oluyorsunuz artık yazara. Mükemmel bir dili var Emrah Serbes'in. cocuklari anlattigindan dili basitlestirmesi, hayal dünyalarını daha ironik ve karmaşık yapilandirmasi ve küfürlü agizlariyla baya eglendiriyor okurken.
"Kendini kandirmaca, en sevdiğim oyun.... Kendini kandirmadan yasamanin ne anlami var. Çıplak gercekler kimi tatmin edebilir ki ? Bir dervis ya da manyakoğlumanyağin teki değilseniz olaylari kucultmeden ya da büyütmeden, oldukları gibi kabul ederek yasayamazsiniz."
Gayet makul.
Harika bir olay hikayesi var ilk bölümde en cok etlilendigim sorulsa bunu soylerdim sanırım. Hem etkileyici hem eglendirici hem hüzün verici..

Mesela facebookta twitterda her yerde paylasilan sozleri mevcut bu kitabinda. Ama yapilacak en büyük hata sanirim bu alintilarla yetinip kitabi okumamak. Insanlarin siktiriboktan ask acilarini tarif etmek icin kullandiklari bu alintilar yazar tarafindan kitapta oyle bir yerde veriliyor ki "sıcayim hayal dunyama diyorsunuz. Dert edecek milyonlarca sey varken ya da belki de hiçbiri icin dert etmeye degmeyecek kısa bir hayat yasiyorken yemisim askini da izdirabini da diyorsunuz..

"Çünkü büyüdükçe arzularim küçüldü, saskinliklarim küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. Büyümenin bir bedeli varsa işte bu, yarım metre uzadım, yirmi kilo aldım ve dunyadan vazgeçtim. "
(Sizin boktan aşk acilariniza hic benzemiyor aslında değil mi ?)

Ve ilk bölüme dair çarpıcı bir alıntı daha.
"Beni boş ver. Konu ben değilim ki. Hiçbir zaman da olmadım. Asıl sen kimsin ? Senin heyecanların neler, tutkularin neler, hayal kirikliklarin neler? Su hayatta basın sıkıştığında ilk kimi ararsın? Seni karşılıksız seven insan kimdir, ne bok yersen ye seni bağrına basacak insan kimdir ? Eğer böyle biri varsa bu akşam onu ara, halini hatrini sor bu vesileyle. Yoksa sen de birgün benim gibi yapayalnız kaldığında, ufacık bir seyi danışmak icin bile arayacak kimseyi bulamazsın. Bu söZlerimi harcanmış yillarimin manifestosu olarak kabul edebilirsin. Çünkü büyük bir tecrübeyle konuşuyorum, tecrübe istiraptir güzelim ve zannettiginden cok daha fazla ıstırap cektim. İstersen sonra yine arasalim, daha 64 dk bedava konuşma hakkım var çünkü"

Ikinci hikayede o cocuk oyle bir gizleniyor hikaye oyle bir akiyor ki, ortalarina kadar yanlış anlıyorsunuz ya da ben fazla safca okudugumdan sonra sonra belirginlesiyor her sey ve yine hüzün arzu cocukluk hepsi bir arada hücum ediyor benliginize.

Üçüncü hikaye tam bir çocuğun kaleminden çıkmış gibi. Cocukluk asklari cocukluk telaslari o kadar net bir bicimde yansımış ki hikayeye. Sanki simdi ne aci cektiysek küçükken de aynilarini yasamis, ask adina ayni hislere bulanmışiz hissini sıyırıp atıyor insanin uzerinden. Kucukken ne kadar safca ve cikarsiz dusunebildigimizi vuruyor yüzümüze. Keske hic buyumeseymis diyorsunuz en azindan kalbimiz.

Diğer bölümlerden cok etkilendigimi söyleyemem ama arada yine muazzam betimlemeler vardi. Hemen onlari da paylasayim.

"Sonuçta kendini özel zannetmeyeceksin, çok üzücü bir sey ama böyle. Birgün oleceksin ve hayat devam edecek. "

"Bu hain aşağılık dünyanın gemisi batarken gururla gulumseyebilenlere ne mutlu! Ne mutlu aşkları yüzünden haysiyetlerini kaybetmeyi göze alan adamlara."

"Sonuçta sevilen her kadın güzel bir şarkıdır, bütün sözlerini hatiayamazsin belki ama melodisi aklında kalır. "

"Unutmanın acısı ayrılığın acisindan farklı. Ayrılık hüzne yakın, unutmak kasvete. Yani birini er gec unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavas yavas unuttugunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder "

Iyi okumalar..
ataç ikon Erken Kaybedenler
kitaba puan vermedi
4 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

kadının adı yok
Uzun zamandır inceleme yazmadım. Hatta iyi kötü hiçbir şey yazmadım. O yüzden nasıl giriş yapacağımı pek kestiremedim ama bu giriş de beni kurtarır.

Bir de kitabın girişi var tabii. Yazar Duygu Asena olunca çok edebi betimelemerle yüklü bir girizgah bekleyemiyorsunuz haklı olarak.
Ama bu sefer cok sade bir giriş yapmasının sebebi Duygu Asenanin tarzından kaynaklı değil, hikayesinin gidisatiyla alakalı.
Tabii bir de bu kadın zaten, öncü kadın duruşlarıyla öne çıkan bir yazar. Ama bizde tuhaf bir anlayış var. Neyin öncüsü olursan karşı tarafa bok atmak meylinde olman gerekiyor. Yahu sen yine yap öncülüğünü, koru kadın haklarını. Ama böyle tahrik eden kitaplarla nereye varılır bilinmez. Gerçi bir yere varilamamis ki hala kadın cinayetleri davasi bu ülkenin baş gündeminde yerini kimseye vermiyor.

Bu kitabında da yine kendini ezdirmeyen, ayaklarının üzerinde duran, sürekli sapık/pis/kötü /kaka erkek cinsiyetinin saldırısına uğrayan amaaaa namus anlayışından asla ve kat a taviz vermeyen bir hanımı anlatıyor.

Kitabın girişi ve devamında seyreden sayfalar, benim 2.sınıftan beri yazdığım günlüklerime benziyor.
Biraz olay, çokça hissiyat..

Duygu Asena koymuş kitabın merkezine adı olmayan bir kadını. Ha bir de başkarakterin adı yokmuş.. Ben bunu kitabı bitirip de kitaplığa koyarken gözüm kitabın adına çarpınca fark ettim. Kadının Adı Yok. Yoksa aralarda esrarengiz kelime oyunlarıyla filan bu konuyu çarpmıyor yüzünüze. Ya da Saramago tarzında hiçbir karakterin adı geçmiyor değil kitapta. Mesele gayet basit yani anlayacağınız. İşte bu kadının çocukluğundan başlayıp bütün fiziksel ve ruhsal gelişimini, hatalarını pismanliklarini, günahlarını, bir anda atağa geçen hırsını, başarısını falan filan okuyorsunuz işte. Yazarken sıkıldım. Klasik güçlü kadın duruşu. Belki de yazarın bunu hikayelestirme şeklidir sıkıcı olan. Kitap müstehcen bulunup 88de yasaklanmış gerçi. Hani ne kadar sıkıcı olabilir böyle bir kitap diyebilirsiniz. Malum Grinin Elli Tonu benzeri kitaplarda hikayeden öte cinsellik ön planda. Erotizm her zaman okunur,haklısınız. Ama Elinize okumak amacıyla aldıysanız sıkılırsınız işte, yok başka amaçla aldıysanız elinizden düşmeyeceğininin garantisini verebilirim.

Bakın daha karakterin ilkokul yaşlarını okurken bile yolunun yol olmadığını anlayabiliyorsunuz. Daha ilkokula giden bir kız komşunun oğluna -Pantolonunu indir. demez. Ya da yeni doğan bir bebek gördüğünde hemen gözleri malum yeri aramaz. -Aa çük böyle bir şeymiş demek.!
Yani en azından biz yapmiyorduk. Biz o yaşlarda salcali ekmeğin lezzetindeki esrarengiz sırrı çözmeye çalışıyor, hayatta daha ne sırlar varmış çözülmeyi bekleyen bunlardan bir haber yaşıyorduk..

Kızın büyüme aşamasında yaşadıkları da çok saçma. Duygu Asena öyle bir anlatmış ki bu kız yürürken bütün mahalle onu izliyor. Adamlar arkasından -Ah! -Ah! diye bağırıyor. Kız ağlaya ağlaya eve koşuyor her seferinde.
Ve kitabın genelinde bu böyle anlatılıyor. Elbette sapık karakterde, hayvani düşüncelere sahip insanlar çok fazla ama bu iş genellemeye gittiğinde benim için saygı cercevesini aşan bir noktaya geliyor. Başta babam olmak üzere Adamlığa hakkını veren bütün erkeklere atılmış bir çamur olarak görüyorum bu ve benzeri kitapları.

Son aylarda işlenmiş bir cinayette de aynı mantıkla yola çıkıldı. Bütün erkekler dışlandı, tabuta erkek eli degmemesi için büyük çaba gösterildi.. O kadar lüzumsuzdu ki bu yapılanlar. Genellestirilmis erkek hakaretleri, küfürler,. Bunlar bir çözüm yolu olmuş olsa zaten o vahsetin ardindan daha beterleri islenmezdi. İnsanlar başlarına gelen felaketlerde kutuplaşma yolunu seçiyor, bunun en kolayı da cinsiyet ayrımcılığı. Kolaya kacmissin Duygu Asena..
Tabii bir de sürekli katil yerine özür dileyen kişilik yoksunu erkekler var. Yahu sana ne ya. Sen mi isledin kardeşim cinayeti. Sırf prim yapmak uğruna neden ortak oluyorsun böyle bir vahşete.
Ne feminen bir kitap yayınlayıp erkek düşmanlığı yapmak, ne de erkeklerin geneline abazan muamelesi yapıp bir önyargı oluşturmak..bunlar çözüm değil, ki bunu çözüm olarak kabul edebilecek her şeye körü körüne inanıp ota boka saygı duyan insanlar da var elbet. Bu ve benzeri kitaplar onlar için bir başyapıt niteliğinde adeta. Ama benim için sahaftan 4 liraya alınacak bir feminizm klişesi.

İnanın kitap en fazla 1 gününüzü alır. Akıcı, sürükleyici vs olduğundan değil tabii. Düz bir hikaye var kitapta. Hani cok yakın bir arkadaşınızla bulusursunuz da heyecanla karşınıza oturur "Ne oldu anlatsam inanmazsin" der ve girer ya hikayeye. Hah aynen oyle iste. Aslında anlattıkça o kadar da inanılmaz olayların olmadığını fark etmenize rağmen dinlediğiniz, ister istemez sonunu merak ettiğiniz bir olay hikayesi gibi.

İnsan bir kitabı eline alınca sürüklenmek istiyor. Beni alsın savursun sayfalar arasında, bir paragrafı anlamak için sayfayı tekrar tekrar okuyup kitaba sövmeyim diyor. Ya da bir kitabı elinin kiri gibi okuduktan sonra kurtulmak istemek koyuyor. Kitaplarla yapılan çokça fantezi var bu konuda. Kitabı koklarken uyuyakalmak, sonra ona sıkıca sarılmak vs. Şahsen ben sevismekte girdiğim bir yol gibi kitabı okurken de arzularım hiç dinmesin, finali beni ruhsal bir boşalmaya itsin istiyorum ama çok az kitapta yaşıyorum bunu.. Okumayı bilmiyorum herhalde.

Kitaba dair söyleyeceğim iyi şeylerden biri ilişkiler hakkında yaptığı anlamlı gözlemler. Bir tanesini yaziyorum.
-Hiçbiri demiyor ki Seni çok beğeniyorum, Seninle flört etmek istiyorum.... -Güzel bir gece gecirdik, bu gece seninle olmak istiyorum.
Böyle deseler sanki bir şey yıkılacak. Adamın duyguları açığa çıkacak. Peki bu duygu neden kötü olsun?

İşte vurucu tespit. Ben buraya bayıldım.
-Kadını kahve, plak gibi masum şeylerle çağırmazsa, kadın da bu sözlere kanmış da gitmiş gibi yapmazsa, kadının onuru kırılacak sanki.

Son olarak Küçük Prens'in yazarı Antoine de Saint-Exupéry(kopyala-yapıştır) tarafından söylenmiş enfes bir söz paylaşayım:
"Mükemmelliğe, yazıya eklenecek hiçbir şey kalmadığında değil, yazıdan çıkarılacak hiçbir şey olmadığında ulaşılır."

Ben isterdim ki şu çok satan yazarlar da bu bilinçle yola çıksın, akıllarına gelen her sözü ajitasyon ishali gibi yerlestirmesin kitaba. Ama pek mümkün görünmüyor şimdilik. Erkeklerden nefret etmek istiyorsanız alın zevkle okuyun kitabı. Iyi okumalar.
ataç ikon Kadının Adı Yok
kitaba puan vermedi
1 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Ne zaman Fante okumamaya karar versem sonraki gün başka bir kitabını ararken buluyorum kendimi. Beni yazmaktan uzaklaştırsa da (yazmaya utandığımdan), kalemi karşısında kendimi aciz hissetsem de vazgeçemiyorum onu okumaktan. Sınırlı sayıda çevrilmiş kitabı var zaten, bitince tekrar tekrar okuyacağım sanırım..

Bukowski’yi de Fante’yi de okurken aynı şeye hayranlık duyduğumu farkettim. Garip gelecek ama ; ‘bir yazarın yaşadığı sefilliğe’..
Ama bu öyle kıçlarını silecek bir bez bile bulamadıkları bir sefillik değil, yazıyorlar reddediliyorlar, tekrar yazıyorlar tekrar reddediliyorlar, tekrar yazıyorlar tekrar reddediliyorlar. Sefiller, küçük bir öyküden gelen parayla kendilerini zengin bir yazar gibi hayal edip bununla başa çıkıyorlar. Toza Sor kitabında bir sahne hatırlıyorum : Bandini bir editör tarafından öyküsünün yayımlandığını bildiren bir mektup almış, emin olmak için birkaç kez okumuş sonunda da mektup istemsizce ellerinden kaymıştı. Dizlerinin üzerine çökmüş ve ağlamaya başlamıştı. ‘Arturo Bandini’yim ben. Yazar Arturo Bandini.’

İşte sefil yazarlıktan bunu kastediyorum. Yazıları çok yüce, bunu biliyorlar fakat yine de yetersiz olduğunu düşünüp tekrar tekrar yazıyorlar daha iyisi için. Ve sonunda küçük bir öykülerinin bile takdir görmesine böyle sevinmeleri de bu yüzden. Dandik bir kitabın size getireceği ün ve zenginlik geçicidir, ne kadar alkışlansanız da vicdanen iyi bir yazar olmadığınızı aslında yazdıklarınızın bir boka benzemediğini bilirsiniz. Ama geçici de olsa şöhret tatlıdır. Sabah Uykum bu konuda verilecek en güzel örnek. (Ölene kadar bu kitaba bok atmaktan vazgeçmeyeceğim.)

Roma’nın Batısında kitabında ise bu sefillikten öte, yazarlığının iyi zamanlarını geride bırakmış orta halli, sorunlu 4 çocuk sahibi (hep bu sorunlu çocuklar yüzünden yazamadığını düşünüyor), Henry Molise başrolde.
Benim gibi evliliğe karşı biriyseniz yazarın cümle aralarında evliliğe ne güzel verip veriştirdiğini farkedeceksiniz. Harikulade betimlemelerle sizi bu kararınızda nasıl da haklı olduğunuzu gösteriyor Fante. Evliliğe karşı değilseniz de alın okuyun bu kitabı, acı gerçekleri görmekten çekinmeyecekseniz tabii.
Aslında acıyorsunuz bir müddet sonra Henry Molise’e. Bir zamanlar iyi bir yazardı,ki bir yazar için en kötü durum bu bence, bir zamanlar aşık olduğu bir karısı vardı,şimdi sadece muhtaç olduğu.. Dangalak adında eşcinsel bir köpekleri var, tam bir baş belası ama öyle bir köpeğim olsun isterdim. Sanıldığının aksine köpekler karşı cinsle tanışma bahanesi değildir, şefkatli ve anlayışlıdırlar. Canınızın sıkkın olduğunu farkedip yanınızdan ayrılmazlar. Gösterebilecekleri bütün sevgileri gösterirler. Ve tek köpek cinsi de Rott değildir..

Karısı "ya köpek ya ben" dediğinde istisnasız köpeği seçerken bir müddet sonra köpeğin ona harika lazanyalar pişiremeyeceğini, bulaşıklarını yıkayamayacağını, gömleklerini ütüleyemeyeceğini farkedip yine karısına yöneliyor. İşte evliliğin getirdiği en acınası nokta. Ömrümün sonuna kadar seni isteyeceğim sadece sen varsın ütopyalarından ziyade,, aşık olduğunuz kadının çöküşünü izlersiniz günden güne, ona bu kadar muhtaç olduğunuz için kendi kendinize hayıflanır, zamanında yemek yapmayı, gömleklerinizi ütülemeyi, bulasiklarinizi nasil yikiyacaginizi öğrenmediginiz icin pişman olur vee güzel popolu genç bayanlara yönlendirirsiniz bütün arzu ve isteklerinizi. Ve beklentilerinizi tabii.

Kitabın finali ise beni hayli etkiledi. Muhteşemdi. Finalde yazarın başından beri tutkunu olduğu Roma hayalini nasıl gerçekleştiremediğini, gözünü bile kırpmadan nelerden vazgeçtiğini göreceksiniz. İyi okumalar.
ataç ikon Roma'nın Batısı
kitaba puan vermedi
4 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Kitabın İlk sayfalarından belki de yaşadığım şeyleri ucundan kıyısından hatırlattığı için nefret ettim. Kitabı parçalamak da istedim tabii. Ama kitap işte hani şu ‘’olmazsa olmazımız, onsuz nefessiz kaldığımız vs. zırvalıkları’’ kıyamadım ben de devam ettim.. Ve sonra, kitabın her satırından sonra iyi ki okumuşum dedirten bir eğlencenin içinde buldum kendimi. Fazlaca güldürdüğünü de söylemem gerek. Hatta hayatımda beni böyle bir boşluk duygusundayken alıp zirveye taşıyan, kendimi iyi hissettiren tek kitap diyebilirim. Bir müddet sonra ise aslında kadınları o kadar da yerden yere vurmadığını fark ettim. Çok da güzel betimlemeleri var yazarın. İnsanın erkek olup birden fazla kızı aynı anda idare edesi geliyor. Kulağa tuhaf gelse de böyle maalesef.

Bu kitabı erkek gözüyle okumuş olsam elbette Rob’u kendime rol modeli olarak seçerdim. Çok da isabetli bir seçim olurdu. Kim istemez ki Rob gibi; ağzı iyi laf yapan, kızlara karşı anlamsız bir şekilde hep dürüst olan(ve dürüst olduğunu sıkça dile getiren), fazlaca iyi bir müzik zevki olan, rocker hatun seven, karşısındaki güzel bayanlara sürekli güzel olduğunu söyleyip kendilerini iyi hissetmelerini sağlayan, sevişmeyi seven ve iyi de bilen bir adam olmayı?
Ve acı gerçek; hayatıma giren erkeklerin çoğunun bu kitabı okuduğunu hatta okumakla kalmayıp ezberlediğini düşünüyorum. Kitap çoğu cümlelerinde beni sık sık geçmişe götürdü.

Fakat şunu da belirtmem gerek ki başlarda gayet cool gelen Rob, bir müddet sonra tam bir zavallıya dönüşüyor gözünüzde. Sürekli terkedilmesi de değil buna sebep. Belki de bu kadar dürüst olması, kendini bize sürekli ucube gibi anlatması.. Rob’u sevmek istemezseniz eğer (kendi anlattıklarıyla) onun 35 yaşında, sevgili parası yiyen asalak bir keş olduğunu düşünebilirsiniz. Ama böyle biri olmadığını biliyoruz. Çünkü kaliteli bir müzik anlayışınız varsa ve aşk denen zırvalığa biraz olsun inanmıyorsanız Rob’u gönül rahatlığıyla sevebilirsiniz. Ve bir erkek ne kadar kendini aşağılıyor ne kadar çirkin olduğundan bahsediyorsa sürekli, aslında o kadar da ilgiye açtır(özellikle karşı cins tarafından). Ve hepimiz biliriz ki o erkek o kadar da çirkin değildir. Ama kızlar sever değil mi böyle kendini anlatırken acıtasyon yüklü betimlemeler kullanan erkekleri?

Şimdi bu gereksiz bilgilerden sonra biraz da kitaptan bahsetmem gerek sanırım. Size direkt kitabın arka kapağındaki özeti kopyala yapıştır yapabilirim, ama yapmayacagim. Farklı bir yoldan gidelim;
Rob, 35 yaşında aslanlar gibi kaliteli müzik zevki olan bir adam. Gerçek hayatta onunla birlikte olmak isteyebilirdim. Dükkânına gidip onlarca plak alabilir, hatta bazılarını beraber dinlemeyi teklif edebilirdim ona. Eminim ki geri çevirmezdi. Evet, sürekli terkediliyor, hayatta bir şeyleri başaramadığını düşünüyor. Fakat elindeki nimetlerden bir haber bu adam. Bir kere kafa dengi mis gibi 2 arkadaşı var. Barry gibi bir dostum olmasını ne kadar çok isterdim tarif bile edemem. Adam sırf birinin müzik zevkini beğenmediği için dükkândan azarlayarak kovuyor. Sırf İrem Derici (ve benzeri saçma sanatçıları) dinledikleri için hayatıma almamakta direndiğim insanları getiriyor bu aklıma. Bu bile anlayamayacağınız derece bir ayrıcalık aslında bizim gibiler için. İnsanları müzik zevklerine göre sınıflandırmaksa, evet durum tam olarak bu.
Kendini bir ezik gibi niteleyen (ki bazen bunu dibine kadar hakediyor) Rob, ilişkilerini yürütemiyor, çünkü ilişkilere fazla kafa yoruyor. Ya karşısındakilere ya da ilişkiye kendini ispatlamaya çalışmaktan olduğundan da yaşlı gözüküyor. Bir kere hayatındaki kadının senin evine yerleşmesi kadar saçma bir şey olabilir mi ? Bu da en az evlilik düşüncesi kadar korkunç bence. Tabii ki sevdiğin insanla uyumak ya da canınız her ne yapmak istiyorsa yapmak isteyebilirsiniz. Ama bu demek değil ki aynı evi paylaşın. Buna ahlaksal açıdan değil tamamen özgürlüğün kısıtlanması açısından baktığımı fark etmişsinizdir. Evleri birleştirme işi belki de benim hayatım boyunca hiç yeltenmeyeceğim bir şey, e doğal olarak evlilik de tabii. Neden aşka kafa yormayı bırakıp sadece ilişkinin heyecanını yaşamayı denemiyoruz ki?

İşte bu karmaşada kalan Rob, geçmiş ilişkilerini irdeliyor ki ergenlikte yaşadıklarına kahkahalarla güldüğümü söylemem gerek. İşte küçük Rob’un gözünden ilişkinin bir bölümü;
(Göğüsler karşı cins tarafından kanun dışı yollardan ele geçirilmiş küçük mülk parçalarıydı sanki-meşru olarak bizimdiler ve onları geri istiyorduk.)

Kendini bir ucube gibi gösterdiğine bakmayın, bu adam benim hayatımda okuduğum en iyi erkek karakterlerden biri. Hatta ilişkilere dair şu saçma hataları yapmasa benim erkeğe bürünmüş halim diyeceğim. Niye mi? İşte Rob’un ağzından birkaç cümle;
(Hayatları, kendilerini düş kırıklığına uğratmaya başlamış genç-orta sınıftan insanlar: ‘’Bana bakın sandığınız kadar sıkıcı değilim Eğlenmeyi bilirim’’der. Trajik.. Evde oturup somurtmayı öğrendiğim için memnunum.)
Bu pek az insanın etrafındaki ‘ aşırı sosyal’ arkadaşlarına itiraf edebileceği bir şey. Evet, bir barda bira eşliğinde güzel şarkılarla kafayı bulmak eğlenceli olabilir. Hele ki yanınızda gerçekten müzikten anlayan müziksever dostlarınız ya da bir köşede usul usul yiyişebileceğiniz(bu siteye pek uygun gelmediğinin farkındayım) bir hatun/adam varsa. Ama benim gönlüm burada da Rob’dan yana. Evde kitaplarımı isim ya da kronolojik sıraya göre dizmek (tekrar tekrar) bana daha eğlenceli geliyor. Sahte onlarca yüze ve sevgiye gerek duymadan. Belki bir şarap eşliğinde ve odayı kaplayan loş ışık..Neil Young muhteşem sesiyle sanki köşedeki koltukta size eşlik ediyor.
İşte Rob ne kadar konserlerden ya da gezmelerden geri durmayacak bir adam olsa da aslında her zaman için gönlü ikincisinden yana olacak kadar içine kapanık (doğru kelime bu değil belki de) bir adam.

Liseden beri, müzik tutkumdan ötürü olabilir, hep hayalimde canlanan uçuk kaçık tatlı bir hayal vardır. Bunu Rob'un ağzından dinleyelim;
(Tüm hayatım boyunca bir müzisyenle yatmayı-hayır, bir ilişki yaşamayı- istedim: Evde besteler yapmasını ve bana onları nasıl bulduğumu sormasını ve özel şakalarımızdan birini şarkı sözlerine almasını ve albüm kapağının iç tarafında bana teşekkür etmesini ve hatta belki yine iç tarafta, fonda bir yerlere resmimi koymasını istedim. Sahnenin arkasından ya da kulisten, canlı performansını izleyebilirdim.)

Rob’a üzüldüğüm tek bir nokta var ki bunları 35 yaşında bir adam olarak söylüyor. Bense çok şanslıyım 23 yaşındayım ve yaşayacağım çok şey, yapacağım çok hata olacaktır. Fakat hiç birinden pişmanlık duymayacağım.
Kitap hakkında hiç mi eleştirim yok ? Tabii ki var. Ama merak etmeyin bitiriyorum.

Kitabı okurken bana saçma gelen çevirileri de paylaşayım sizinle;

Cümle bu;
Nasıl sulh olacağız?
Yahu... Sen bu kadar modernleştirmişsin bu kahramanları, en cool halleriyle konuşup sohbet ederlerken birinin çıkıp – Nasıl sulh olacağız? demesi sence de garip degil mi ?

Bir cümle daha;
-Little Walter da kim ola ki ?
Buna yorumsuz kalıp bitiriyorum.

Eminim bu kitabı okumuş biriyseniz bu kadar yazının aslında gereksiz olduğunu düşüneceksiniz. Ama yazasım varmış demek ki. Kitap bu kadar eğlenceliyken; size erkekleri/bayanları sevdirecek diyemem. Hele ki ilişkilere bakışınızı değiştirecek gibi sığ bir cümle hiç kullanmam. Ama benim gibi aşk denen zırvalığa kafa yormuyor, ilişkilere çok fazla anlam yüklemiyorsanız, ha bir de argo hayatınızın maalesef vazgeçilmeyen bir köşesinde sıkışıp kaldıysa ve en önemlisi kaliteli bir müzik anlayışına sahipseniz koşa koşa alın bu kitabı. İyi okumalar.
ataç ikon Ölümüne Sadakat
kitaba puan vermedi
6 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Giriş cümlesi bile merak edip okunmak isteyecek bir kitap;
-Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum.

Kitabın mesajı da şudur ki ; Hayat, insan, toplum boş ve manasız, hatta Dünya saçmadır.
Kitabın kahramanı, Meursault adında Cezayir’de yaşayan bir gençtir. Annesi huzur evinde yaşar. Paris’te daha iyi bir göreve tayin edilmeyi reddeder. Tek başına yaşar birkaç tane de arkadaşı vardır. Bir gün annesinin ölüm haberini alır, patronundan izin alır ve cenazeye gider.

Ve Meursault cenazeden sonra hiçbir şey olmamış gibi koyu bir boşvermişlikle hayatına devam eder. Hemen ertesi gün sevgilisi olur, sinemaya gider ve hayata kaldığı yerden devam eder.
Meursault için hayat saçma bir serüvendir. Annesi ölmüş, bir sevgilisi varmış ya da yokmuş, (Ki bu noktada Sevgilisi Marie’nin ona sürekli -Beni seviyor musun? Diye sormasına Meursault’un ısrarla -Bunun bir önemi yok, ama herhalde sevmiyorumdur, cevabını vermesini örnek gösterebiliriz. ) Tanrı aslında var olmuş ya da olmamış, sebepsiz yere bir insanı öldürmüş.. onun için bir değer ifade etmez. Hatta kendi ölümüne bile kayıtsız kalacak kadar saçma hayat süren bir Yabancıdır o.

Fakat bu adam hayatı saçmalık gibi görse de –Hayatı tespih yapıp sallayan barzolardan değil aksine saçmalık olarak gördüğü bu hayata sıkı sıkıya tutunmuş onu yaşamaktadır. Marie’nin de sürekli sevmiyorum cevabını almasına rağmen neden ondan vazgeçemediği de aslında onun ne kadar ilginç biri olduğunu gösteriyor bir yerde. (syf 48 Ne kadar tuhaf bir adam olduğumu, beni kesinlikle bunun için sevdiğini mırıldandı.)

Kitap bu noktaya kadar iyi güzel fakat beni kitaba asıl bağlayan olay Meursault’un bir cinayet işlemesi (kendisine yakışacak şekilde gayet saçma bir cinayettir.) ve bu cinayetten sonra mahkemede yargılandığı kısım.
Buradaki hesaplaşma hem mahkemeye hem jüriye hem de kendisine karşı yaşadığı bir iç hesaplaşmadır.
Mahkemede yargılanan Meursault cinayetten değil annesinin cenazesinde gösteremediği duygularından, orada ağlamamasından dolayı cezalandırıldığını fark eder. Ve mahkeme karşısında ölüm cezasına çarptırılır. Avukatın geç de olsa gelen haklı itirazı da fikirlerinin değişmesine yardımcı olmaz. (Bu adamı anasını gömdü diye mi, yoksa birini öldürdü diye mi suçluyoruz, anlayalım.)

Roman bize Meursault tarafından anlatılmış. Bu da kitabın bize geçmesinde gayet tesirli olmuş. Bu hikayeyeyi 3 . kişi ağızdan dinlesek belki bu kadar etkili olmazdı. Kitap Meursault’un kendine olduğu kadar bize de yabancı görünecekti. Ve kendisinden beklenildiği üzere basit, sade, özentisiz, kısa cümleler kurmuş olduğunu görebiliriz.

Camus’nun saçmaya bakışı diğerlerinin aksine derin bir anlamsızlık barındırmiyor. Ona göre hayat ne kadar saçma da olsa insanla anlam bulmalıdır.
Kitap ‘saçma’ üzerine fakat saçmaya karşı bir klasiktir diyebiliriz. Meursault ne kadar hayatı saçma gibi görse, o saçmalığın içinde yaşadığını düşünse de davranışları bilinçlidir.

Yani özetle Meursault saçmayı temsil etmemekte saçmalığın o duygusunu yaşamaktadır.

İyi okumalar.
ataç ikon Yabancı
kitaba puan vermedi
4 beğen · 0 yorum
Kamer

Kamer

@kitapsiz2

Kitabın adı bulantı. Kitapta biraz ilerdedikten sonra hemen orjinal adına baktım Le Nausée. Yani evet Türkçe'ye aynı adıyla çevrilmişi
Bunu niye söylüyorum. Kitabın adının ''Bunalım Günlükleri'' olabileceğini düşünerek baktım çünkü ismine. Sığ bir düşünceyle romanı okumaya başladığınız zaman siz de benim gibi düşüneceksiniz.
Sartre kitap boyunca Antoine Roquentin'in bunalımlı hayatını anlatıyor deyip bırakırsam tabii ki Sartre'yi ezip geçmiş olurum. Velakin onun da anlatmak istediği çok şey var aslında kitapta.
Kitabın kahramanı Antoine Roquentin bir taşı alıp fırlatmak istediğinde bundan son anda vazgeçer o an varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duyar. (Asıl saçmalık bu gibi değil mi ?)
30 yaşında belirli bir geliri olan hiçbir şey yapmak istemeyen yalnız yaşayan Güneşi sevmeyen Bouville'de kaldığı 3 yılın sonunda bundan vazgeçerek Paris'e gitmeyi seçen bir karakterdir. Aslında özelliklerine baktığınızda bir sonraki adımı görebiliyorsunuz.. Tabii ki intihar!
Ancak Antoine Roquentin'i tipik bu tür roman kahramanlarından ayıran en büyük fark kendisine karşı duyduğu 'fazlalık' yani o hiçlik hissi. Acı çekmeyi tercih eden toplumdan uzak duran insanlara karşı düşüncelerini onlara aktarmaktan bile aciz sadece düşünmekle yetinen, işin açıkcası acınası bir şahsiyettir.
Varlığını kendisinin saçma bulması bir yana başkasından gelen ilgiye de alışık değildir. Belli bir ailesinin olmaması, bağlı bir evinin olmaması gibi aidiyete ait problemleri vardır.
Bulantı varoluşçuluk akımı üzerine yazılmış bir kitap. İnsan sadece vardır, amaçsız yere yaratılmıştır varolur ve kendini geliştirir felsefesine sıkça rastlarız kitapta. Canlı olmayan nesnelere kişilik kazandırabileceğimizi belirten Sartre başlangıçta bahsini geçirdiğim 'Taş' olayıyla cansız varlıkların da ruhu olduğunu onların da bu dünyada yaşadığını ince ince işliyor bize.

Biraz daha uzatırsam çok alakasız yerlere geçiş yapacağımın farkında olarak bitiriyorum. zaten şu ana kadar ne yazdım dönüp bakmak istemiyorum. Fakat kitap varoluş bunalım bulantı gibi başlıklar altında kestirip atılabilecek bir kitap değil. Başta ne kadar sıkıcı geliyorsa, ilerledikçe sizi Antoine Roquentin'in bulantısına ortak edecek kadar da etkileyici bir kitap. Ha okurken sorgulamadan, anlam vermeye kalkışmadan düz mantık okursanız elinize geçecek şey kocaman bir hiç. Tıpkı ucuz aşk romanları gibi.(bilhassa Turklerin yazdığı)
Ancak irdeledikçe sorguladıkça da bulantının sizi esir almaması olası bile değil. Yiyorsa okuyun deyip bitiriyorum. İyi okumalar.
(Not: Antoine intihar etmedi)
ataç ikon Bulantı
kitaba puan vermedi
1 beğen · 0 yorum
/ 2