up
ara

erhan

Zahirde mühendis, bâtında sahaf / el-Aczu an derki'l-idrâk idrâkun / https://darkapi.com/author/munzevi/
erhan

erhan

@munzevi

Özür Dilerim Herkest...
Filmin adı "DON'T BREATHE" olmasına rağmen neden "A Man in the Dark" olarak yazılmış bilmiyorum. Zaten film isimleri ingilizceden türkçeye katliam yapılarak çevriliyor fakat bu yetmemiş olacak ki artık ingilizceden ingilizceye de bir tür çeviri yapılıyor sanırım. İlginç!?

Sitede yeni popüler olan bir film. Üzücü. Üzücü çünkü popüler olan kıymetini kaybeder genellikle. Şunu da belirtmeliyim ki, çok bilinmekle eş anlamlı değildir popüler olmak. Televizyonda, bilboardlarda, duvar afişlerinde hemen her yerde reklamı yapılan şey popülerdir; ve popüler olan tüketilir. Hemen alayım, hemen bitireyim. Ne olduğunun, ne anlattığının, ne verdiğinin hiç ama hiç bir önemi yok. Kitap olur, film olur, hatta deodorant, uçlu kalem, elbise ... olur yeter ki geri kalmayayım. Mantık bu. İşte bu film de buna maruz kalıyor şu demlerde. Tam bu noktada size popüler olanı anlamanın anahtarını da uzatayım. Popüler olan dile düşer arkadaşlar, reklamı yapılır yani. Bir dönemki "oooo 3 IDIOTS diye çoooook güzel bir film var ağbi kesinlikle izle" furyasını hatırlatayım veya film tavsiyesi isteyenlere delicesine "şavşank redempşın" yapıştıranları anımsayın. Üzücü. Bu filmlerin film namına bir esprisi de yok ama o işin başka boyutu. İşte siz dikkat edin, yakın zamanda bu filmi hemen herkes birilerine tavsiye edecek bu sitede. Hem de şiddetle. Yorumlarda öneri isteyenlere PAT diye söylenecek; alakalı alakasız replikler girilecek; belki fotolar atılacak; incelemeler birbirini teyit edercesine "şu arkadaşın tavsiyesiyle" diye başlayacak; imdb, rottentomatoes, metascore üzerinden puan eleştirisi yapılacak; malum olmasına rağmen inatla filmin konusu yazılacak vs ... Mübalağa ettim belki ama yazdıklarımın kimisi başladı bile.

Çok beğendiğim bir huyum vardır; sinemada kötü film izlemem. Daha doğrusu benimle sinemaya geleni kötü filme götürmem. Siteye çıkma teklifi etmediğimi belirtmem abes olur sanıyorum. Neyse. Arkadaş ısrarından bir veya iki, bir de tam olarak sahnelerini hesaba katmadığım film olmak üzere iki yahut üç defa kötü filme götürmüşümdür yanımdakileri. Bunun dışında herkes memnun kalmıştır benim önerdiğim filme gittiklerinden. İşte bu filmi sinemada kuzenlerle izledim. Hem de Star Trek: Beyond, Statham'ın oynadığı Mechanic, Suicide Squad ve diğerleri, yani popülerler perdedeyken. İlk haftasında koltuklardaydım. Zerre pişman olmadım ve etmedim bu filmle. Gerçi o denli nedir, ne değildir incelemesi yapmamıştım film hakkında ama yanılmamıştım işte. Hepsi memnun kaldı. Ben de.

Bir ara not: Bu sitede geçen sene yapılan "en iyi film/kitap/dizi..." oylamasında bu filmi eklemiştim, fakat o zamanlar bilmem yirmi (20) oy almış mıydı? Sanmıyorum.

Gerilmek isteyenlere tavsiye edilir film. Fakat ne yazık ki bu film, sinemada salonunda izlenmesi gereken bir film. Çünkü kendisi, karanlıktan ve sessizlikten besleniyor. Seyirciye öyle nüfuz ediyor. Buna yaklaşık bir etkiyiyse ancak evde kimse yokken bir akşam vakti izlerseniz alabilirsiniz.

Filmin konusu av'ın avcı olması. Bu kadar. Kör adam Avatar'daki "kötü" general. Avatar'daki ölmeme, yılmama inadını bu filmde de sürdürüyor. Ahahah bilmiyorum şunca yorumda bahsedildi mi ama söylemeden geçemeyeceğim. Evinize giren hırsızlar öyle veya böyle sizin paranızı almak istiyor ve bunu sizin zaafınızı kullanarak yapıyor. Fakat gelin görün ki, izleyici olarak hırsızdan taraf oluyorsunuz. Hollywood effect burada da yakamızı bırakmıyor anlaşıldığı üzere. Holivud demişken, İzleyici versus Değerlendirici/Yorumlayıcı ayrımını da düşünmek gerek tabii. Ben, ilkinin, verileni lop diye yutan, mideye indirmekten haz eden olduğunu söyleyeyim.

Ciddiyetsiz bir yorum oldu. En azından tam benim tarzım değil. Zaten filmlere inceleme yazmak (bir film hariç) bu sitede yaptığım bir iş değil. Bunu da dayanamadığımdan ötürü yazdım zati.
A Man in the Dark
filme 9 verdi
5 beğen · 3 yorum
Semih (@sc)
Merak ettim, " Çok beğendiğim bir huyum vardır; sinemada kötü film izlemem. Daha doğrusu benimle sinemaya geleni kötü filme götürmem." bu sözünüzü biraz açarmısınız? Müneccim olmadığınızı varsayarsak, bir filmi sinemada izlemeden önce evde mi izliyorsunuz? Bir filmin popüler olmadığını varsayarsak, fragmanlar filmin iyi olup olmadığının hükmünü vermek için yeterli değildir. Bu yüzden filme gitmeden önce o film hakkında fikir edinmek için kaynaklar kısıtlıdır. Acaba sizin kaynağınız nedir?
17.12.17 beğen cevap
erhan

erhan

@munzevi

Kâle Resulallah (sav)
Gönlü geniş bir dede, yoldaki çocuğun saçlarını nazikçe okşarken nasihatlerde bulunuyor. Ona bu yolda nasıl sabit ve sağlam bir şekilde yürüyeceğini anlatıyor; önüne çıkacak engelleri, sınavları ve bunları nasıl aşacağını söylüyor. Eskilerin yaşantılarından örnek veriyor. Sesini yükseltmiyor. Sürekli tebessüm halinde. Eli sıcacık. Güven veriyor. Söylediklerini akla kazımak yetmez. Taşıp gönle akıyor. Gönle akmalı, çünkü yaşanmalı.

Nur pınarı Rasulallah’ın (sav) nur sözleri… Ömrü boyunca İslam’ı dava edinmiş, yaşamış, yaşatmaya çalışmış ve haliyle nurdan nasibini almış nur yüzlü mübarek bir insan; Mehmed Zahid Kotku Hazretleri. Buram buram sohbet havası reyhalayan bu kitapsa bir derya. Kapağını kapattıktan sonra tümden rafa kaldırılacak değil, tekrar tekrara dönüp okunacak bir eser.

Diyanet Ansiklopedisi’nde damadı Es’ad Coşan efendinin yazdığı şu ifadeler yer alıyor;

“1920’de, Cağaloğlu’nda bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhânevî Tekkesi’ne giderek Şeyh Dağıstanlı Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisap etti. Seyrü sülûkünü onun vefatı üzerine postnişin olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında sürdürdü. Yirmi yedi yaşında hilâfet aldı. Beyazıt, Fâtih ve Ayasofya cami ve medreselerindeki derslere devam ettiği bu yıllarda bir yandan da hâfızlığını tamamladı. Mustafa Feyzi Efendi’nin isteğiyle çeşitli kasaba ve köylerde dinî hizmetlerde bulundu.

Tekkelerin kapatılması üzerine Bursa’ya dönerek babasının imamlık yaptığı İzvat köyüne yerleşti. Babası ölünce onun görevini sürdürmeye başladı. 1946 yılına kadar köy imamlığı yaptı, ardından Üftâde Camii imamlığına tayin edildi. 1952 yılı Aralık ayında Gümüşhanevî Dergâhı’ndan arkadaşı Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine görevi onun vazife yaptığı Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Mescidi’ne nakledildi. Bu mescidin istimlâki söz konusu olunca Fatih İskenderpaşa Camii’ne tayin edildi (1958). Vefatına kadar bu camide görevini sürdürdü.”

İki adet not bırakayım buraya izninizle:

Dipnot 1: İkinci cildin 222. sayfasında Salabe kıssasını anlatıyor Hocaefendi fakat bu kıssanın doğruluğu sıkıntılıdır. Çokça anlatılan bu kıssa kısaca şöyle; Mescid Kuşu diye tabir edilen Salebe adlı bir sahabe mala çokça düşkünmüş ve Peygamber Efendimiz’den (sav) malının artması için ısrarla dua istemiş ve bu duası kabul olmuş; fakat Salebe bundan sonra cemaatle namazı, Cuma namazını terk etmiş ve hatta bu çokça artan malının zekatını bile vermemiş. Konuya dönecek olursak; hutbelerde, vaazlarda, kitaplarda çokça anlatılan bu kıssa hadis münekkidleri tarafından zaîf, illetli, münker, hatta bâtıl bir rivayet olarak bulunmuştur. Uydurma diyenler de var. Bunları ben demiyorum elbette. Zamanımızın değerli alimlerinden Ebubekir Sifil Hoca diyor.

- https://www.youtube.com/watch?v=02MnWNTuaCA&feature=youtu.be

- https://www.youtube.com/watch?v=cKvFrHe305A

Bu kitapta geçen hemen her hadisin Arapça metni ve kaynağı verilmiş olmasına rağmen bu kıssanın direkt Türkçe ve kaynaksız olarak yer alması yayınevinin bir eksiği olarak görülebilir. Kitabı hazırlayanların gayet güzel olan dipnotlardan bir tane de bu kıssa için yazması okuyucu için çok faydalı olurdu.

Dipnot 2: Server Yayınları kitapları çok güzel basıyor. Onlarca yayınevi kitabı gördüm ama kapağıyla, şirazesiyle, kağıdıyla bu denli kalitelisine rastlamadım.
ataç ikon Hadislerle Nasihatler 1 - 2
kitaba 10 verdi
9 beğen · 2 yorum
Lümeya (@ayriksii)
Rabbim ondan razı olsun, mekanı cennet olsun.. Çok yararlı bir inceleme olmuş.. Allah razı olsun..
08.12.17 beğen 1 cevap
erhan

erhan

@munzevi

Nefes mi Buğday mı?
<< Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Mûsâ ona, "Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?" dedi. Adam şöyle dedi: "Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin." >> Kehf 65-67

Sıfırdan bir tohum tanesi yapmaktan bile aciz olan insan. Yapılsa bile hayatta kalamayan, kalamadığı için hayatı bozan ve tabiatıyle insanı bozan tohum. Kendi kendinin sonunu getiren insanoğlu. Ne biliyoruz? Biliyor muyuz?

Gittiğin yere ev kurmak vardır. Evin mahremiyeti vardır. Toprağa saygı duymak vardır. O ayakkabılar çıkacak! Çünkü toprakta hayat vardır. Çünkü topraktan geldik ve yine ona döneceğizdir. Çünkü tohum orada can bulur. Çünkü karınca orada yuva kurar. Çünkü toprakta şifa vardır. Yaşıyor muyuz?

Hepimiz bir rüyadayız. Ölünce uyanacağız. Rüya içinde rüya görür, rüya içinde hayal kurarız. Bir ben etrafında döneriz. Bilmeden teslim olabilir miyiz? Teslim olmadan bilebilir miyiz? Teslim oldum demekle teslim olmuş olur muyuz?

Bu yolculuğa sabredebilirmiyiz?

Şahsen ben, hayatımda ilk defa bir film için sinemaya ikinci kez gitme isteği duyuyorum. Gideceğim de inşallah.

Mutlaka izleyin, izletin.

Ek : http://www.neokur.com/p/330495
Buğday
filme 10 verdi
8 beğen · 3 yorum
Lümeya (@ayriksii)
Ben de sormayı düşünmüştüm nasıldı diye.. :) İnceleme eklemişsin bile.. Ömrüne bereket.. :)
27.11.17 beğen 2 cevap
erhan

erhan

@munzevi

-mış
Çok değil, bundan bir asır kadar önce çocuklar mahalle okuluna şaşaalı bir şekilde gönderilirmiş. Sanki bir düğün varmış gibi hazırlıklar haftalar hatta aylar öncesinden başlarmış. Kız yahut erkek daha 4 yaşındayken yollanırmış mektebe. 4yaş 4aylıkken yollamaya özen gösterilirmiş çocuklar. Akrabalar, komşular, hocalar ve diğer çocuklar okula başlayacak çocuğun kapısı önünde birikirmiş. Anne ağlamaklı, babanın gözleri dolu; 4 yaşındaki çocuksa ne olduğunu bilmeden söyleneni yapar vaziyette olurmuş. Bu çocuk, bir perşembe günü kapının önüne gelen bir midilliye bindirilirmiş; kız ise bir arabaya. İlahiler eşliğinde mahalle turlanırmış. Arkadan gelen diğer çocuk öğrenciler önden giden ilahicibaşı tarafından edilen dualara "amiiin" diye bağırırlarmış. Bu sebeptendir ki halk bu merasime "amin alayı" dermiş. Çocuğun rahlesini ve minderini önden giden kalfa, başı üzerinde taşırmış. Çocuksa gayet süslü, bayramlıklarını hatta yeni alınan elbiselerini giymiş vaziyette -Ahmed Rasim'in dediği gibi sanki bir şehzadeymişçesine- olurmuş. Kızınsa saçları dahi allanıp pullanır, renkli tokalar takılırmış. Çocukların cüzleri-elifbaları desen hat ve tezhip sanatlarıyla süslü, varaklı olurmuş. Bu şöleni gören diğer çocuklar da tabiatıyla heves edermiş okumaya, aileleriyse bir önce çocuklarının büyümesini.

Çocuk mektebe girdiği vakit hocaefendinin karşısına otururur ve boynunda asılı duran cüz'ünü çıkarıp rahle üzerine koyarmış. Hocaefendi elinde değnek, çocuğun elindeyse süslerle işlenmiş hilâl adı verilen küçük bir çubuk olurmuş ki bu bir nevi hocaefendinin gösterdiği harfleri takip etme amaçlı kullanılırmış. Besmele-i şerif çektikten sonra ilk ders olarak elif'ten ye'ye kadar bir iki defa okunurmuş. Hocaefendi harfleri söyler, çocuk tekrar edermiş. Bazen sadece elif harfini okumakla da iktifa edilirmiş. Rabbi yessir velâ tuassir duası da okunduktan sonra çocuk ilk dersini almış vaziyette eve yollanırmış. Tabii bu sırada diğer çocuklara türlü şekerlemeler ve kuruşlar dağıtılırmış.

Burada çok ama çok kısa kestiğim şu güzel merasimi -mış diye anlatmak insanın hayıflanmasına sebep olmuyor değil. Çocukların ve ailelerinin mekteb hazırlığı esnasındaki heyecanları, mektep sırasında yaşananlar, dualar, hatim törenleri, falaka korkuları, haylazlıklar ve daha neler neler... Bunlar içinde ilgimi ayrıca celb eden bir olay var. Şöyle ki, İnşirah suresine çıkan sabi son ayette "ferğab" deyince diğer çocuklarca başındaki fesi alınıyor ve yerine cüz kesesi geçiriliyor. Kalfayla beraber ailesine bu halde götürülen çocuğu gören aile "evladımız ferğab'a çıkmış" diyerek seviniyor ve hatta sevinç gözyaşı döküyor. Kalfa ve hocaefendi de aile tarafından taltif ediliyor. Harika bir güzellik. Halid Ziya Uşaklıgil'in okul korkusunu, Halide Edip Adıvar'ın kitap okuma maceralarını, Ömer Seyfettin'in haşarılığını görmekse işin ekstra güzel tarafı.

Velhasıl, bize uzak olmamasına rağmen yabancı kaldığımız bu günleri görmek için nazik ve nezih bir kitap.
8 beğen · 0 yorum
erhan

erhan

@munzevi

Şahit
“Hz. Peygamber (s.a.v) bugün aramızda olsaydı, gidişatımızın ne kadarını onaylardı, buna baksak?..”

Muhtevasında Ebubekir Sifil Hoca’nın 2000’li yıllarda Millî gazetede kaleme aldığı “köşe yazıları”nı barındıran bu üç kitaplık seri, işte bu cümleyle daha doğrusu kendimizi nizama çekip muhasebeye almamızı belirten soruyla, ünlemle bitiyor. Bitiyor ama sorunun bizzat kendisinden zuhur eden “aksiyon”la kitap dışındaki hayatta yaşa(n)mayı bekliyor ve dahi amaçlıyor. İlmin en önemli yönü de bu değil mi zaten?

İdrak ve Tasdik kitabıyla tanıdım Sifil Hoca’yı. Tanıdım? Ne haddime! Daha çok yolum var. O süreçte okula gidip gelirken otobüste bakıyordum kitaba. İçimde “Anadilde ibadet olur mu?” “Hadis ve hükmü nedir?” “Hepsi birbirinden farklı bunca meal neden birden patlama yaparcasına çıktı?” “Kendilerine Selefî diyenler kimdir?” “Hemen her sabah televizyonlarda veya orada burada çıkıp Nietzsche’ye rahmet okuyan, laikliği savunan, tavuktan kurban olur diye fetva veren, ölüye Kur’an okunmaz fikrini hararetle savunan, Hz. Peygamber’i (sav) -haşa- postacı yerine koyan, kutlu ashaba olmadık laflar eden, şefaate torpil, salavata yağcılık diyen, hadislere toptan uydurma damgasını basan, Kur'an yeter deyip on tane kitap yazan vs vs bu hoca kılıklı insanların gayesi nedir?” türevlerinde bir dolu soru vardı. Bu ve benzeri konuların koskoca tarihte hiç mi tartışılmadığı ve sonuca bağlanmadığı bunlardan evvel gelen bir soru. Kendilerinin 1400 senelik dini kimsenin değil yalnızca şahs-ı mübareklerinin anlamış olma edalarını bir kenara bırakırsak, Doğu Türkistan’ından Kudüs’üne, Myanmar’ından Halep’ine, Bağdat’ından Kerkük’üne ümmet bu haldeyken şu gibi konuları sanki yeni bir şeymişçesine ısıtıp ısıtıp “ısrarla” konuşmanın ümmeti zihnen ve zamanen yorup işgalcilerin işine hizmet etmekten başka neye yaradığını düşünmek de “uçarı” bir iş olmasa gerek. Bu kitapta daha doğrusu Hoca’nın kaleminde bunları aramış ve “taze” olduğum için olsa gerek yeteri randımanı alamamıştım. Yalnızca bir şeyden eminim; o kitap bana yeni bir yol açtı. Çünkü sayfalarda ilmin getirdiği bir ciddiyet ve vakarlık hakim. Ve bu yolda hayatımda karşılaştığım en iyi kitapların çoğunu yine Sifil Hoca’dan okudum. Hele ki, Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi adlı 2 ciltlik eserini bu alanla kıyısından köşesinde dahi olsa ilgili olan herkese tavsiye ederim.

Bu kitap? Bir gazete köşesi, yazara ne denli olanak sağlayabilirse bunun sınırlarını zorlarcasına dolu bir ilimle işlenmiş irili ufaklı yazılar, az sözle çok işin nasıl yapılabileceğinin nadide örneklerindendir.

Ebubekir Sifil Hoca önsözde şöyle diyor “modern çağın Müslümanlar’ın din, dünya, hayat, varlık, eşya… tasavvuruna yönelik tehditlerine dikkat çekmeye; çağı ve kendimizi tarif etmeye, yol işaretlerini aydınlatan kandiller yakmaya çalıştım.”

Biz çabalarınıza şahidiz hocam.
ataç ikon İslam ve Modern Çağ
kitaba 10 verdi
2 beğen · 0 yorum
erhan

erhan

@munzevi

Bir büyükten bir başka büyüğü dinlemeyi oldum olası sevmişimdir. Anılardan bahsederken bürünülen o mahzun hal, yüze konan o hafif tebessüm ve gözlerdeki o parlak şerit… Bu yüzdendir dedelerin ve ninelerin yanındaki dostane samimiyet. Bu yüzdendir odalarındaki enfes rayiha. Bu yüzdendir sobanın dahi onlar varken daha sıcak olması. Bu yüzdendir konuşmaları sırasında zamanın yavaşlaması. İnsanın onlara sarılıp ağlayası gelir bazen.

Mahmud Es’ad Coşan hocaefendinin ismini hemen herkes duymuştur. İskenderpaşa cemaati deyince üstadı ve babası olan Mehmed Zahid Kotku hazretleriyle birlikte o gelir akla. Kendisi akademisyen biri, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu. 27 yaşında İlâhiyat Doktoru, 34 yaşında Hacı Bektâş-ı Velî ve Makâlât adlı teziyle doçentlik unvanını almıştır. Bir dönem fakültenin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsünün başkanlığı yapmıştır. Arapça, Farsça, İngilizce ve Almanca bildiği diller arasında. Kimisinde dersler dahi vermiştir. Emekli olduktan sonra yurt içi ve yurt dışında sağlık alanından hanımların eğitimine kadar çeşitli dernekler kurmuş ve bunların yaygınlaşması için çabalar sarf etmiştir. Tabii aynı zamanda mutasavvıf, yüzlerce hadis dersi de var. Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker uğrunda yaşamını ortaya koyan çok değerli bir büyük, bizim büyüğümüz.

Tarihî ve Tasavvufî Şahsiyetler adlı bu kitabı ilk gördüğüm zaman belki de bundan 1 hatta 2 yıl öncesiydi. İçindekiler kısmı harikalarla doluydu; Hz. Ali, Mevlânâ, Yunus Emre, Necip Fazıl ve diğerlerini görünce sevinçten gözlerim parlamıştı. Fiyatını sorunca o gün için ertelemek zorunda kalmıştım. Kısmet bu ramazanda Kocatepe avlusunda yapılan kitap fuarınaymış. Aldım. Konferans ve sohbetlerinden oluşan kitabı okumaya başlayınca ilk paragrafta bahsettiğim hâl üzerime çöktü. Artık ben de o camiinin, mecidin halılarında dizlerim üzerinde, salonun koltuklarında oturur vaziyetteydim. Bir şekilde orada, o insanlarla o cemaatleydim.

“Ahmed-i Yesevî hazretleri de kaşık yontar, tahtadan kepçe yapardı… Onları satmaya kendisi gitmezdi. Bir öküzü olduğu rivayet ediliyor. Öküzünün heybesine koyar, hayvanı dehlermiş… Hayvan çarşıda pazarda dolaşır, isteyenler kaşıklarını, kepçelerini alır, parayı heybenin içine koyarlarmış. Alışverişe bile tenezzül etmiyor. Kim ne verirse tamam, içine koysunlar; ondan sonra onunla geçiniyor. Helal lokma yemek, kimseye yük olmamak, bilakis başkalarına fayda sağlamak…”

İnsanlara ilmin değerini, ahlakı, hikmeti öğretmek istiyor Es’ad Hoca. Bu nedenle bir kişiden bahsederken dahi ta en temelden başlıyor. Tuğla üstüne tuğla koyuyor ve cemaatin oradan adım adım çıkmasını kolaylaştırıyor. Konumuz Yunus Emre mi? Tasavvuftan başlıyor; ayet ve hadis derken Yunus Emre hazretlerinin isminin manasını, onun nereli olduğu, nereden geldiği, kimlerle hemhal olduğu hakkında uzun mülahazalarda bulunuyor; son olarak eserlerinden ve onların nasıl anlaşılması gerektiğinden bahsediyor. Muazzam.

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl..
Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl?

İlgimi çeken ve büyük bir merakla okuduğum kısım olarak Hacı Bektâşı Velî bölümünü söylemeliyim. Üzerinde son derece ciddi bir çalışma yapmış Es’ad Coşan Hoca. “Hayatını araştırmak için o kadar gayret ettim ki; ‘Ah o devirden bir kitabe bulsam!.. Ah yeni bir şey çıkarsam oraya!..' diye mezar taşlarını bile araştırdım." diyor. Nereli olduğu, kimlerle olduğu, neler yazdığı, nasıl yaşadığı hepsi, hepsini tek tek anlatıyor. Alevî kardeşlerimiz diyor, biz Alevî’yiz diyorsunuz ama Hz. Ali efendimiz şunu şunu yapmış mı diye, içki içmiş mi, namazı terk etmiş mi diye soruyor. Bektaşî’lere de soruyor aynılarını. Bektaşî hazretlerinin Osmanlılardan önce yaşadığını, dolayısıyla yeniçeri olayında yer almadığını, şeriat ahkamına bağlı bir seyyid olduğunu, Şiîlik, Batınîlik veya şamanlık ile alakasının olmadığını söylüyor ve tabii bunları bir bilim adamı edasıyla ispatlıyor. Fuad Köprülü, İsmail Hakkı Ertaylan gibi isimlerin görüşleri de buna dahil. Bu bölümleri gerek Alevî kardeşlerimizin gerçeği görmesi için gerek bir takım önyargılara sahip kimselere, herkese ama herkese öneriyorum.

“Ben kimseyi üzmek de istemiyorum; kurnazlık yapıp da, bir takım insanları bir yerden bir yere transfer etmek de istemiyorum. (…) Yalnız, bir bilim adamı olarak, bir kardeşiniz olarak, tespit ettiğim bir gerçeğin mütalaasını rica ediyorum sizden”

Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri, İmam-ı Âzam Ebu Hanife Hazretleri, Mevlânâ Hazretleri, Hacı Bektâşı Velî Hazretleri, Yunus Emre Hazretleri, Ahmed-i Yesevî Hazretleri gibi büyüklerimizi Es’ad Hocadan okumayan onları tanıyorum demesin. Biliyorum demesin.

Okuyun, okutun. Sarılın.

Allah Teala Es’ad Hocaya rahmetiyle muamelede bulunsun. Derecesini âli eylesin. Makamını arttırsın.
3 beğen · 0 yorum
erhan

erhan

@munzevi

Hakîkî Bir Yolculuk
“Dinle neyden” diyen Mevlana hazretleri öze dönüşün çığlığını neyin kamışa duyduğu hasretten anlatır bizlere. Neyin yakıcı sesi onun duasıdır, âh’ıdır. Eşref-i mahluk olan insan da elbet bir arayış içerisindedir. Şah damarından yakın olan ve her daim özlem duyduğu o yüce hissin peşinde koşar durur. Kal-u Bela. Her yerde (deniz, sema, toprak…) , her kişide (anne-baba, yazar, filozof, şeyh…) , her demde (uyku, sohbet, seyahat…) , her nabızda (hüzün, şefkat, hiddet…) o yüce hissin peşi sıra takılır gider. Bilir yahut bilmez ama farkında olmasa dahi elbet bir yol üstünde ilerler. Ne mutlu ki bu yolu bilen ve bu ulviliği arayanlara! İşte Enver Gülşen bu arayışı genelde sanat hususi olarak sinema üzerinden yapan bir büyüğümüz. Sırat-ı müstakim üzerinde daimi kalma çabası içerisindeki bir hakikatsever.

Sanat, insana istediğini değil, ihtiyaç duyduğu verir, diye başlıyor kitabın ilk bölümüne Enver Gülşen. Daha ilk cümleden mezkur arayışı ve onun mutlak yaveri mevkiinde olan şevki okuyucuya hissettiren bir giriş. Duraksadığın bir an için kitaptan kafanı kaldırıp etrafa baktığında mevcut olanın olduğundan farklı görünmesine sebep olacak bir giriş. O an için aklıma düşenlerse kendime bakmamı sağladı. İstek sınırsızdır, ihtiyaç idareli. İstek karamsardır, ihtiyaç hedef odaklı. İstek hadsiz hevestir, ihtiyaç huduttur. İstek nefsîdir, ihtiyaç ruhî. İşte insan!

Sinemanın Hakikati, çemberin dışından merkezine doğru bir yolculuk benim için. Kabuğunu sanatın oluşturduğu meyvenin çekirdeğine sinema, roman ve felsefeyle ilerleyen bir seyahat. Evet, roman ve felsefe de bu seyahatte yoldaşımız. Başta “romanın everesti” sıfatıyla nitelediği Dostoyevski olmak üzere, Kafka ve Gide gibi yazarlar ve onların görece en önemli eserleri masaya yatırılıyor. Her bölümü kendine ait bir üslupla ele alıyor Gülşen. Karakter analizleri yapıp onların romandaki öneminden bahsediyor; ve en mühim nokta olaraksa bunların sinemaya nasıl aktarıldığı yahut aktarılması gerektiğini belirtiyor. Özellikle Suç ve Ceza bölümü vurucu pasajlarla dolu. Raskolnikov’u düştüğü kuyudan çıkma çabası içerisinde görmek çok farklı bir tatta. Elbette sadece romanlar ve bunlar üzerinden mütalaaya sunulan sayfalardan oluşmuyor eser. Sinemadan çıkıp sinemaya dönen arayışlardan mütevellit kısımlar da en az diğerleri kadar muazzam. Bu arayışlar tahmin edileceği üzre teknik bilgilerle örülü olmaktan ziyade, hakikat arayışının getirdiği hoş bir havayla ifa ediliyor. Metropolis ve Qatsi Üçlemesi bunlar arasında sayılabilir.

Sinemayı kâl değil, hal sanatı olarak görüyor Gülşen; ve sinemanın diğer sanatlardan en büyük farkının bu olduğunu söylüyor. Bunun en temel sebebiniyse arayışın çekirdeğinde bulunan irfânî nefes oluşturuyor. Kitap boyunca esen tasavvuf rüzgarlarıysa bu irfanın dışavurumu. 2004 yapımı Strings filminden yola çıkarak modern insanın çaresizliğini anlattığı “İpleri Kesmek” adlı bölümse bu irfanı okuyucuya en çok hissettiren bölüm olsa gerek. Kısaca burada anlatmağa çalışayım.

“Başlangıçta insan, iplerle yukarıya bağlıydı. Bilgi, varlık ve saadet bu iplerin varlığı ile vücut buluyordu. Bir zaman sonra bu ipler insanlara ağır gelmeye başladı. Çünkü insanın yürüyüşüne engel oluyordu. İnsanlar, onlardan kurtulmak istedi. Lakin onları kesmeye korktular ve ortaya cellatlar çıktı. Beden uzuvlarındaki, baş üzerindeki ipleri kesen cellatlar kalp üzerindeki incecik ipi kesemediler; onu yok sayıp fark edilmez bir renge boyadılar. Özgürce hareket etmeye başlayan insanoğlu belli bir vakit sonra bir şey fark etti; yeryüzü bir bataklıktı aslında. Engel olduğu vehmedilen ipler aslında birer koruyucuydu. Özgürlük sanılan durumsa bir vahamet.”

Enver Gülşen’in sinemayı bir hal sanatı olarak gördüğünü belirtmiştim. Bundan ötürü kendisi arayışın bir yaşam haline geldiği bizim geleneğimizin (özellikle tasavvuf) sinemaya açılan en güzel yol olduğunu belirterek, aşkınlık ve arınma hissiyatını layıkıyla aktarılabileceğine inanıyor. Bunda Türk ve dünya sineması için bir ruh olarak gördüğü Semih Kaplanoğlu’nun Süt-Bal-Yumurta üçlemesinin katkısı çok büyük. Burası az da olsa Andrei Tarkovsky’den bahsetmenin tam yeri. Az diyorum zira kitapta onun kendisinden, sanat görüşünden ve eserlerinden epeyce bahsediliyor. Yazar için sinema ondan öncesi ve sonrası diye ikiye ayrılıyor. Her filminin ayrı birer başyapıt olduğunu söylüyor ve onu bir hakikat arayıcısı, bir İz Sürücü, hatta bir derviş olarak niteliyor. Tüm bunlara rağmen bizde mevcut bulunan irfânî nefes sayesinde Tarkovsky’nin filmlerinde haykırdığı arayışı yakalayabileceğimize ve hatta aşabileceğimize inanıyor. Kitabı okuyunca kendisine hak vermemek elde değil. Sonuçta kitabın bir yanında “Sanat, eğer Allah’ın bilinmesi için bir gayrete hitap etmiyorsa, boş bir uğraştır” diyen Gülşen; diğer yanında “Tanrısız bir sanata inanmıyorum diyen” Tarkovsky bulunuyor.

Velhasıl, İbn Arabî ve Tarkovsky’yi, Mevlâna ve Deleuze’ü, Dostoyevski ve Kaplanoğlu’nu, Gide ve Bauman’ı, İzutsu ve İbn Sinâ’yı ve çok daha fazlasını aynı yol üzerinde bir hedef uğruna ilerlerken görmek hemen herkesi heyecanlandırır kanısındayım. Bu isimlerden de anlaşılacaktır ki kitabı okuyan her kim olursa olsun kendine katkı sağlayacak bir şeyler bulabilir. Sinema izleyicisi yahut edebiyat sevdalısı değilseniz bile sadece fikir harmanında yuvarlanmak ve en önemlisi bir şeyler hissetmek için bile okunmalı. Tabii bunlarla iç içeyseniz çok daha fazlasını yaşayacaksınızdır.

Burada bir parantez de Yusuf Kaplan’a açmak gerekir. “Yazmak, kor gibi bir ateşi içimizden çabucak atmak iştiyakı” diyen Enver Gülşen’i bu kitapları (Birinci kitap Sinemanın Hakikati, ikinci kitap Hakikatin Sineması. Kitapların isim babası da Yusuf Kaplan’ın ta kendisidir.) çıkarmasına yol açan Kaplan’a teşekkür etmek bir borçtur. Ek olarak, prologda Enver Gülşen'in Mantıku’t-Tayr ve Stalker paralel okumasını içeren kesitler takdire şayan bir iş. Her İz Sürücü’nün derinden etkileyeceğine inanıyorum. Ayakta alkışlanası, tekrar tekrar okunası.

Sözün özü, sinemaya, edebiyata, şiire ve tümüyle sanata farklı bakmamı sağlayan, daha doğrusu sahih bir bakış açısı edinmemi sağlayan bu eser benim fikriyatımda temel taşı mahiyetinde bir yer edindi. Ne vakit kitaptan bir konu açılacak olursa ve ben bundan bahsetmezsem eksik bir konuşma olur benim için. Herkese tekrar ve tekrar tavsiye ederim.
ataç ikon Sinemanın Hakikati
kitaba 10 verdi
10 beğen · 0 yorum
erhan

erhan

@munzevi

Ömer Faruk Dönmez'den yine kendini okutan, merakta bırakan, hak olanı haykırmak için çabalayan sohbet tadında bir kitap. Roman değil, deneme değil, yazı başlarında tarih konuldu diye -evet kitap ismi de dahil- günlük diye de adlandırılacak değil. Bu türlerin hakkını vermek için ortada herhangi bir çaba da görülmüyor zira. Kendisinin, benim de çok hoşuma giden, enfes tabiriyle bu kitap bir "inleme".

Edebiyatın hangi kökten geldiğini unutmayan bir üslupla ele alınan bu "inleme" türündeki kitap, yer yer kimilerince sert bulunabilir. Bunun sebebi ise büyük çoğunluğunu muhafazakar kesimin oluşturduğu okuyucu kitlesinin yaşadığı zihin bulanıklığıdır. Mesela, ancak düşman ülke boyunduruğu altında yaşayacağı hayatı öz yurdunda yaşayan tarihten bihaber kapitalizm/modernizm kölelerine sert gelebilir. Yahut, eşarbının içine kase koyup başını deve hörgücüne benzeten zihniyete. Kutlu ayetleri haram ilişkileri ardında kullananlara, Kutlu Nebi'nin (sav) hadislerini ve mucizelerini kafasına göre yok sayanlara, Mevlana Hazretlerini börtü böcek edebiyatına alet edenlere vesaire vesaire. Kavanozun üstünde Müslüman yazıyor ama kavanozun içi boş.

Kitapta eşinden ayrılan ve öğrencisine aşık olan bir öğretmenin hayatı anlatılıyor. Hatta bu öğretmenin ilk eşinden bir de çocuğu var. Ek olarak, aşkı karşılıksız da kalmıyor öğretmenimizin. Evet, durum biraz karışık ve hatta "genel ahlak ilkelerine" uymayan bir halde olduğu bile söylenebilir. Gregor burada olsa haykırırcasına gülerdi sanırım. Gregor? Yazarın Kafka hayranlığının Oğuz Atay sevgisi ile birleşmesi sonucu ortaya çıkan bir karakter. Samimi, sadık ve bir o kadar da açık sözlü. Neyse, kabul edeyim bahsi geçen hali başlarda ben de biraz garipsedim fakat yazar, olması gerektiği gibi dini hassasiyet ve samimiyeti elden bırakmıyor. Şimdiki haram ilişkiler gelmesin gözünüzün önüne lütfen. Öğretmen her zaman "haram mı değil mi, caiz olmasa gerek, işi keyfiyete vurmayalım" gibi düşüncelerle iç içe. Yine de öğretmenimizin yaptığı her şeye bütünüyle hak verdiğimi söyleyemem. Bunu söyleyecek ilmi kendimde göremiyorum. Gel gelelim şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki kitap -yukarıda bahsettiklerim haricinde-şimdiki romantik islamcılara (ben bu tabirin çıkmasına sebep olanların!) iyi bir ders niteliğinde pasajlar da içeriyor.

Velhasıl kelam, Ömer Faruk Dönmez yine o güzel üslubuyla pek hassas noktalara parmak basıyor. Konu, bir çocuklu dul bir öğretmenin yaşadığı aşk ile sınırlandırılamaz. Başta demiştim, türümüz inleme. Yani öğretmenimiz bu konuyu sofraya tuz olarak koyuyor ve okuru edebiyatı, sanatı ve özellikle tarihi inceleyip değerlendirmeye; kapitalizmi/modernizmi masaya yatırmaya; son olarak en önemlisi, İslam'ı hayatın her anı ve alanında yaşamaya çağırıyor.

Sonuç olarak, belki kendisinin en iyi kitabı değil ama başka güzel bir kitabı. Şahsı için her zaman dediğim gibi, konu ne olursa olsun ana temadan hep bir tek şeyi anlıyoruz; bir şeyleri düzeltmek için çabalayan dert sahibi bir insan.
ataç ikon Bir Yobazın Günlüğü
kitaba 9 verdi
8 beğen · 0 yorum
erhan

erhan

@munzevi

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler kitabından sonra vakit kaybetmeden okuduğum ve beni mahcup etmeyen değerli bir eser. Rasim Özdenören yine pek mühim noktalara temas etmiş.

Bir çok düşünür durum tespiti yapar, bu konuda gerçek bir maharet sahibidir. Lakin iş, sorun teşkil eden bu tespitin çözümüne gelince afallar. Çünkü çözüm yolunda temel edindiği yegane bir sistem yoktur. Konu hukuksa ayrı bir yol izler, ahlaksa ayrı; bahsi geçen konu ticaretle ilgiliyse ona farklı bir açıdan yaklaşır, bilimle ilgiliyse farklı. Bu ise ister istemez bir kefesi diğerinden ağır olan bir terazi ortaya çıkarır. (Günlük hayatta çok duyduğumuz "iş başka arkadaşlık başka" lafzı ile kastedilen mantığı anlatmak istiyorum.) İşte Özdenören farklı konulara farklı temellerden gidilemeyeceğini bilen biri.

Kitapta bir Müslümanın nasıl yaşaması gerektiği, bu yaşayışın hangi temel üzre olması gerektiği anlatılıyor. Sorunlara bu temelle yaklaşıp, çözümlerin de bu temel üzre yapılması gerektiği açıklanıyor. Müslüman İslam'ın ona bahşettiği bu temeli (Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye) her yöne dağıtmalı. Bir yönde kullanıp, diğer yanda kestirip atmamalı. Namaz kılmada Müslüman olup, devlet yönetiminde laik olamazsın! Oruç tutarken Müslümanca yaşayıp, içkiye-kumara-zinaya-kavmiyetçiliğe kayıtsız kalan bir tavır takınamazsın! Kitap da tam olarak bu çerçeve içerisinde hareket ediyor. Lakin insanımızın artık söz ile hareket etmediğini de bilen Özdenören, bu can alıcı noktada sözü söyleyene de nasıl davranması gerektiğini açıklıyor;

<< İnsanlar bugün konuşulanı işitiyor, fakat söz onları harekete geçirmeye yetmiyor. Onun aklını başına getirmek için yakasından tutup sarsmak da işe yaramayabilir. Ondan yapması beklenen şey neyse, onu "ben yapmalıyım" diye öne çıkmak gerekiyor.>>

Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler adlı kitap gibi bu da okunması, okutulması ve hayata geçirilmesi(yaşanması) gereken bir eser.
ataç ikon Müslümanca Yaşamak
kitaba 10 verdi
6 beğen · 0 yorum
erhan

erhan

@munzevi

Sacco’nun 1991-1992 yılları arasında işgal altındaki topraklardaki izlenimlerini konu edinen Filistin, 1993’te önce dokuz sayıdan oluşan bir dizi olarak yayımlanıyor. Daha sonra ise bu kitapta bir araya getirilerek yeniden basılıyor.

Yeni bir şey değil Filistin meselesi; siz bakmayın basın yayın organlarının şiddetin arttığı -hiç bir zaman az olmadı- demlerde olayı tazeymiş gibi sunmalarına. Gerçi bu sadece Filistin ile sınırlı bir konu da değil. Mesela bugün Doğu Türkistan’da iç huzuru bulmada usta(?) olan barış adamları Budistler tarafından binlerce insan katlediliyor, Afganistan’da sırf Müslüman diye nice insanlar öldürülüyor, Suriye’de makineli silahlarla taranıyor, Mısır’da idam ediliyor, Arakan’da aile efradı önünde kesiliyor… Alıştık ama, değil mi? maalesef. ne yazık ki. üzgünüm.

Her vicdan sahibi insan mazlumun yanında durur. Sacco'da Filistin halkının yanında duruyor. Onların yaşadıklarını ilk elden bizlere aktarıyor. Onların? Başından kurşun yiyenlerin, evinden zorlan alınıp günlerce tabut şeklindeki hücrelere bırakılanların, hapis yatanların, işkenceye maruz kalanların, kahve eşliğinde çocukların eğitim hayatını konuşamayanların, pazardaki domatesin kilo fiyatını tartışamayanların, ölülerinin kefenlenmesi-defnedilmesi için yeteri süre tanınmayanların, 12-13 yaşında sokak ortasında sorgulanan çocukların, geçim kaynakları olan zeytin ağaçlarını kesme zorunluluğunda bırakılanların...

Sacco bunlara dayanamıyor olacak ki kendisini hep gözlüklü bir şekilde resmediyor. Bir röportajda “İşin aslı şu ki kendimi çizerken çok fazla duygu katmak istemiyorum. Hikayeler bana değil diğer insanlara dair” diyor. Biliyor, duygu katmaya kalksa ifade edemeyecek.

Unutmadan, şuraya bir de Filistin fıkrası ekleyelim;

biri cia’den biri kgb’den biri de şin bet’ten 3 gizli servis ajanı bir ormanın kıyısında yürüyorlarmış.. ağaçların arasında kaybolan bir tavşan görmüşler ve hangisinin tavşanı daha hızlı yakalayacağı üzerine iddiaya girmişler. ilk olarak cia ajanı gitmiş,10dk sonra tavşanla geri gelmiş. tekrar salmışlar.. kgb ajanı 5dk da yakalayıp gelmiş. şin bet ajanı istifini bozmamış ve “bu da bi şey mi! Tekrar salın” demiş. ajan tavşanın peşinden gitmiş ve diğer ikisi beklemeye başlamış. 5dk geçmiş.. 10dk.. 20dk.. 40dk.. aramak için ormana girmişler ve bir bağırış çağırış duymuşlar. sesi takip ettiklerinde gördükleri, şin bet ajanın bir eşeğe şu şekilde bağırdığı; “tavşan olduğunu kabul et!”

Hilafetin bir an önce gelmesi duasıyla.
ataç ikon Filistin
kitaba 8 verdi
2 beğen · 0 yorum
/ 2