up
ara
Katılım Tarihi : 23 Mayıs Salı 2017 15:54 - 817 gün
Psykhe

Psykhe

@psykhe

Apolas Lermi - Eski Yar
0 yorum
Psykhe

Psykhe

@psykhe

 paylaşım fotoğrafı
İlk bakışta değil son bakıştadır aşk...
1 yorum
Psykhe

Psykhe

@psykhe

“Beyaz Geceler” ve “Başkasının Karısı”
Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, 11 Kasım 1821 de Moskova’da doğmuştur. Altı çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olan Dostoyevski, alkol bağımlısı bir baba ve hasta bir anne ile büyük bir disiplin içerisinde büyümüştür. Annesi tüberküloz hastalığından ölünce sert disiplini ile tanınan Petersburg Mühendis Okulu’na gönderilen Dostoyevski, 1839 da babasının ölüm haberini almıştır. Bu ölüm Dostoyevski’yi fazlasıyla etkilemiş ve depresyona girmesine neden olmuştur; çünkü içten içe babasının ölümünü arzulamıştır. Asteğmen olarak görevlendirilmesine rağmen askerlikten nefret ettiği için 1 yıl sonra istifa ederek yazarlığa başlamıştır.

Dostoyevski ilk kitabı “İnsancıklar” ı 1846 da yayımlamıştır. Kitabın halk tarafından beğenilmesine rağmen sonrasında yazdığı “Öteki”, “Ev Sahibesi”, “Beyaz Geceler” ve “Bir Yufka Yürekli” kitaplarıyla eleştirmenlerce yeterince beğenilmemiş, hatta olumsuz eleştiriler almıştır. Bu durumun yarattığı buhranla Dostoyevski’nin şevki kırılmıştır. Bu nedenle yazmayı bırakarak politikayla ilgilenmeye başlamış ve genç libarellerin arasına girmiştir.

1849 yılında devlet aleyhinde bir komploya karıştığı iddia edilerek tutuklanmış ve idam cezasıyla yargılanmıştır. Dostoyevski tam kurşuna dizilmek üzereyken, af kararı çıkmış, dört yıl kürek, altı yıl da hapis cezasına çarptırılmıştır.

Dört yıl kürek cezasından sonra er olarak kışla hizmetine giren yazar, 1857 yılında veremli olan Isayeva ile evlenmiştir. Evlendikten iki yıl sonra tekrar yazarak, “Ezilenler” ve “Ölüler Evinden Anılar” kitapları ile kendini tanıtmıştır. Sonrasında “Yeraltından Notlar”, “Suç ve Ceza”, “Kumarbaz”, “Budala”, “Ebedi Koca” ve “Ecinniler” kitaplarını yayımlatmıştır.

Eşi veremden öldükten sonra sekreteriyle evlenen Dostoyevski, kızının kısa bir süre sonra ölmesiyle tekrar buhran içerisine girmiş ve kendini toparlayamamıştır. Sonrasında “Delikanlı”, “Bir Yazarın Günlüğü” ve “Karamazov Kardeşleri” kitaplarını yayımlayan yazar, son kitabı “Bir Büyük Günahkarın Yaşamı” nı bitiremeden ciğer kanaması nedeniyle 1881 yılında ölmüştür.

Kitaplarında insan yaşamını her yönüyle değerlendirerek psikolojik tahliller yapan Dostoyevski kumar tutkunu olmasına rağmen yazma sanatındaki ustalığıyla edebiyat dünyasında büyük bir saygı uyandırır.

Varlık Yayınları tarafından basılan “Beyaz Geceler” kitabında Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler” ve “Başkasının Karısı” öyküleri bir araya getirilmiştir.

1- Beyaz Geceler

Hayalperest bir adamın dört gecesini anlatan bu öyküde “hayalperest” tanımı toplumun dışarısında kalan, hayattan zevk almayan, asosyal insanlar için kullanılmıştır.

Oldukça romantik unsurlar kullanılan “Beyaz Geceler” öyküsü, Dostoyevski’nin doğduğu ve yaşadığı St. Petersburg’da geçer. Öykü’nün ismi de Petersburg’un beyaz gecelerinden gelir. Şehrin kuzey kutbuna yakınlığı nedeniyle mayıs ayının ortalarında başlayarak temmuz ortalarına kadar şehirde güneş sabah saat 03:00 de güneş doğarken gece 00:00 da güneş batmaktadır. Yani hava sadece gece 01:30 ile 02:30 arası hafifçe kararmaktadır. Dostoyevski’nin hikayesi de bu beyaz gecelerde geçer.

Kitap altı bölümden oluşmaktadır: İlk Gece, İkinci Gece, Nastenka'nın Hikayesi, Üçüncü Gece, Dördüncü Gece ve Sabah.


Öykü’nün kahramanı yirmili yaşlarda, oldukça yalnız ve hüzünlü bir genç adamdır. Kendini yaşamdan soyutlayarak bilime adamıştır. Adını hiç öğrenemediğimiz bu genç adam, St. Petersburg'un kasvetli ve beyaz gecelerindan birinde kendisi gibi hüzünlü ve ağlamaklı bir genç kızla tanışır. Yıllar boyunca yaşadığı hayaldünyasından bu kızla çıkabileceğine inanan gencin coşkunluğunu kendi ağzından dinleriz. Genç adam dört beyaz gece süresince adı Nastenka olan bu genç kızla hayallerini, anılarını, isteklerini paylaşır ve Nastenka’ya karşılıksız bir şekilde aşık olur ya da olduğunu sanır. Oysa ki Nastenka’nın gözü bir yıldır uzakta olan ama büyük bir sadakatle beklediği sevgilisinden başkasını görmemektedir. Buna rağmen genç adam ile Nastenka, bu kasvetli hayatın içerisinde birbirlerine sımsıkı sarılarak ayakta durmaya çalışırlar. Aşk’tan ziyade umut edebilme çabası vardır aralarındaki ilişkide. Sevdiği adamın geri dönmesiyle hayallerine kavuşan Nastenka’nın gidişinden sonra, eski yalnız günlerine geri dönen genç adamın hüznüyle başbaşa kalır okur.

Kendi kendime: “Ah Nastenka, Nastenka, dedim. Bu sözlerinde ne büyük gerçek var! Doğru, bir sevgi bazen, kalbimizi buz gibi yapar, ruhumuzu ağırlaştırır. Senin elin soğukken, benimki ateş gibi… Gözlerin bağlı senin Nastenka! Ah, mutlu bir insan bazen ne çekilmez oluyor. Ama sana kızmak elimde mi ki!..”

“Beyaz Geceler” öyküsü 1957’de İtalyan yönetmen Luchino Visconti tarafından filme uyarlanmış ve pekçok kez beyaz perdeye taşınmıştır. İlk kez gösterime çıktığı 1957 yılında Venedik Film Festivali’nde “Beyaz Geceler” filmi Gümüş Aslan ödülünü kazanmıştır. Türkiye’de ise ilk kez 1994’ te gösterime girmiştir.

2- Başkasının Karısı

“Aslında o benim karım değil, ben evli bir adam değilim… O başkasının karısı.”

Aldatılan bir adamın trajikomik hikayesini okurken, kıskançlık duygusunun bir insanı ne hale getirebileceğini görüyor ve ister istemez hem hüzünleniyor hem de yaşanan absürd duruma şaşkınlıkla bakıyorsunuz.

Dostoyevski bu öyküsünde karısından şüphelenen, oldukça kıskanç bir adamın yaşadığı buhran sonucunda başına gelen ilginç olayları anlatmıştır. Kıskanç koca bulunduğu durumdan ve yaşadığı kıskançlıktan o kadar utanmaktadır ki, kendi karısından bahsederken her seferinde o kadının kendi karısı olmadığını, bir arkadaşının karısı olduğunu vurgulamıştır.

Karısının kendisini aldattığını düşündüğü için sürekli karısını takip eden İvan Andreyeviç isimli bu kıskanç koca, sürekli komik duruma düşer ama bir türlü karısını başka biriyle yakalayamaz. Bu nedenle kıskançlığından dolayı kendini ayıplar ve karısını gözünde daha da yüceltir. Ne yazık ki bu durum kıskançlığına engel teşkil etmez. Tekrar tekrar takiplerine devam eder; çünkü içten içe karısının kendini aldattığından emindir ve bu durumu başkalarına duyurmadan açığa çıkarmaya çalışır.

Öyküde en göze çarpan konunun kıskançlık duygusu olmasına rağmen insanların utançlarını, kendilerini kandırma çabalarını, yüzsüzlüklerini, yalancılıklarını ve her şeye rağmen kayıtsızca yaşayabilme çabalarını görüyorsunuz.

Dostoyevski “Beyaz Geceler” ve “Başkasının Karısı” öyküleri ile beni oldukça etkiledi. Özellikle öykülerindeki karakterlerin duygu tahlilleri ve adım başı karşımıza çıkan ironileri ile Dostoyevski öykülerinin okunmaya değer olduğunu düşünüyorum.
ataç ikon Beyaz Geceler
kitaba 10 verdi
0 yorum
Psykhe

Psykhe

@psykhe

Aşk ve Ölüm
20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri olan Thomas Mann, 1929 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü almıştır. Nazi rejimine karşı çıkmış ve Hitler iktidara geldiğinde Almanya’yı terk ederek ABD vatandaşlığına geçmiştir.

25 yaşında Buddenbrookler adlı toplumsal romanını yayınlamış ve büyük bir üne kavuşmuştur. Bu başarısını uzun öyküsü “Venedik’te Ölüm” ile devam ettirmiştir.

Thomas Mann “Venedik’te Ölüm” novellasında Goethe’nin ileri yaşlarda yaşamış olduğu bir aşk hikayesini anlatmayı planlarken, rotayı değiştirmiş ve konuyu geliştirerek Prusya ve 2. Wilhelm dönemini eleştirerek sanat ve sanatçı sorunlarını aşk ve ölüm temasıyla işlemiştir. Mann, sanatın doğuştan gelen bir yetenek mi, yoksa Aydınlanma’ya bağlı bir düzenlemenin sonucu mu olduğu, başka bir deyişle sanatın kökeninin akılcı mı, yoksa akıldışı mı olduğu sorusunu yanıtlamıştır.

Yazarın öyküde yazdığı bazı paragrafları anlamak oldukça zor. Okuyucuyu yoran dolaylı bir dile sahip olmasına rağmen ayrıntılı tasvirleriyle Mann, gönülleri fethetmektedir.

“Venedik’te Ölüm” novellasında ünlü bir yazar olan Aschenback, trajik çıkmazlar içerisinde boğulurken, sizler de onunla birlikte benzer duyguları yaşıyorsunuz. Kendine bile itiraf etmeye utandığı eşcinsel eğilimlerini ve tutkularını bastıran Aschenbach, yaşamında ve eserlerinde de bu duygularından hiç bahsedememiştir; çünkü dönemin Avrupa kültürü içerisinde ahlaki görünmeyen bu duygular onu bastırılmış birey haline getirmiştir. Yaşı ilerleyen disiplinli, ahlaklı bir yazar olan Aschenbach gerçek bir sanat yapıtının, akıl yoluyla, tutkuların üstesinden gelerek yaratılabileceğine inanır. Oldukça başarılı bir yazar olmasına rağmen Aschenback yazım konusunda zorlanmaya başlamış ve sıkıntılarını atabilmek adına ansızın Venedik’e yolculuk yapmaya karar vermiştir. Venedik’te kaldığı otelde Polonyalı bir ailenin 12 yaşlarındaki oğlu Tadzio’yu gördüğü vakit Aschenback için her şey değişmiştir. Olağanüstü güzelliği ile Yunan tanrılarına benzettiği bu çocuğa karşı ilgisi günden güne artmış ve artık onu görmeden vakit geçiremez olmuştur. Karşılaştıkları bu anlarda Aechenbach’ın, Yunan ilahlarını andıran bu kusursuz güzellik karşısında heyecana kapıldığını ve kendi tabularını yıktığını görüyoruz. Bu, cinsellik gözeten bir durumdan ziyade güzelliğe, estetiğe aşık olmanın verdiği bir sarhoşluktur; bu nedenle Aechenbach’in ufak yaştaki bu çocuk için beslediği duyguları başlarda yadırgasak da, bir süre sonra anlayışla karşılayabiliyoruz. Aschenbach’ın içindeki fırtına hayatını alt üst eder ve onun ahlaki değerleri çökmeye başlar. Bu aşırı hayranlığın devamında ölümcül bir tutku ortaya çıkar. Venedik’te ortaya çıkan kolera salgınına rağmen, kaçmak yerine Aschenback aşık olduğu İlah’ının dibinde ölümü yeğlemiştir.

Mann’ a göre sanatçı ahlak savunucusu olmamalıdır ve “Venedik’te Ölüm” kitabında da bu düşüncesini açıkça belli etmiştir. Ama yine de bizleri aşırılıkların tehlikelerine karşı uyarır. Eserinde oldukça dolaylı cümleler kullanan Mann, gereksiz kelimelere ise yer vermemektedir. Özellikle mistik bir hava içerisinde bize sunulan novella, mitolojiyle ilgisi olmayan kişiler için oldukça sıkıcı ve anlamsız hale gelecektir. Adım adım okunması ve bilinmeyen mitolojik kelimelerle karşılaşıldığında araştırılması gereken bir kitap. Aechenbach Tadzio’yu Eros, Yunan heykelleri, sümbül ve nergis çiçekleri ile karşılaştırır. Ayrıca bu seyahat için yazarın Venedik’i seçmesi ise oldukça önemlidir; doğu ve batının tam ortasında olması nedeniyle doğudan şehveti ve egzotizmi, Avrupa’dan ise medeniyeti alarak harmanlayan bir yerdir. Bu açıdan bakarsak Aechenbach’ın şehvet ve tutkularının ortaya çıkışının bu şehirde gerçekleşmesi bu durumla bağlantılıdır. Ayrıca Venedik batan şehir olarak bilinir ve Aechenbach de burada ahlaki olarak bir çöküş içerisine girer.

Okurken oldukça zorlandığımı itiraf etmek zorundayım ama bu zorluk beni kitabın içine daha çok çekti. Thomas Mann zekası ile okuru adeta büyülüyor. Herbir cümlede mistik bir melodiyi işitiyor gibi hissediyorsunuz.
ataç ikon Venedik'te Ölüm
kitaba 10 verdi
1 yorum
BUKALEMUN (@karacurin)
,
15.12.17 beğen cevap
Psykhe

Psykhe

@psykhe

"Tanrı halkın afyonudur."
Bandini dörtlemesinin ikinci kitabı olarak basılan “Los Angeles Yolu” aslında 1933 yılında yazılmış ama basılması konusunda sıkıntılar yaşanmıştır. “Bahara Kadar Bekle, Bandini” basıldıktan sonra, 1985 yılında yayımlanabilmiştir. Ayrıca “Los Angeles Yolu” kitabı 2004 yılında ülkemizde yayımlanmıştır.

İlk eseri olan “Los Angeles Yolu” nda Fante, babasının ölümünden sonra ailesine bakmak zorunda kalan ama bir türlü hiçbir işte dikiş tutturamayan 18 yaşındaki Arture Bandini’yi anlatır. Sürekli iş değiştiren, her işi dalgaya alan ve küçük gören biridir Arture. Onun için önemli olan tek şey Nietzsche, Schopenhauer, Spengler, Bergson kitaplarıdır.

İş hayatında gelgitleri olurken, aile hayatında da büyük problemleri vardır. Annesinin yobaz, kız kardeşinin de kiliseyle kafayı bozmuş olduğunu düşündüğü için kendini onlara yabancı hisseder. Evin içinde rahat ettiği tek yer kendine ait olan odasıdır. Kendisini kendisi gibi hissettiği ve hayal dünyasına daldığı tek yer ise odasındaki elbise dolabının içidir. Bu küçük dolapta hayali kadınlarla yaşadığı sekslerle birlikte nice filozofun kitaplarının herbir cümlesini ezberlemiştir.

“Cahiller, budalalar ve gerizekalılarla konuşmanın yararı yok. Zeki insan dinleyicilerinin seçimini özenle yapar.”

Tanrı düşüncesinin saçmalığını düşünmekle birlikte çocukluğundan kalma katolik inancının verdiği alışkanlıklarla kendisini ara ara sorgular gibi olsa da, dinin afyondan farksız olduğunu özellikle vurgulamıştır.

"Öte hayat filan yok,” dedim. “Öte hayat hipotezi varsılların yoksulları uyutmak için uydurdukları bir martavaldan ibaret. Ruhun ebediyetine itiraz ediyorum. Gözü bağlanmış insanlığın en büyük yanılsamalarından biridir. Tanrı hipotezini kesin bir biçimde reddediyorum. Tanrı halkın afyonudur. Kiliseler hastanelere dönüştürülmeli. Olduğumuz ve olmayı umduğumuz her şeyi şeytana ve onun kaçak elmalarına borçluyuz."

Fante gibi Arturo da ailesine bakabilmek için balık konserve fabrikasında çalışmıştır. Arturo, boş vakitlerinde köşesine çekilip ve yazılarını yazmıştır. Artık kesin kararını vermiştir. Yazar olacaktır. Hatta egosu öyle yüksektir ki, fabrikada çalışan diğer işçilere yazar olduğu ve araştırma yaptığı için burada çalıştığını söylemiştir. Hiçbir zaman onlardan biri gibi hissetmemiştir kendini. İsyan bayraklarını kaldıran Arturo, her şeyi geride bırakıp Los Angeles Yolu’nda kendini yazılarıyla bulmaya gidecektir.

Arturo klasik bir ergen gibi davranırken, aynı zamanda oldukça sorgulayıcı, zeki bir genç adamdır. Hiçbir kurala bağlı kalmak istememesiyle birlikte kendi doğrularının ışığında yol almaktadır.

Arturo ile birlikte Fante’nin dünyasına göz atıyor olmanın verdiği heyecanla elinizden kitabı düşüremiyorsunuz. “Bahara Kadar Bekle, Bandini” ile 13 yaşındaki Arturo’yu keşfederken burada ise 18 yaşındaki Arturo’nun düş dünyasına yolculuk yapıyorsunuz.
ataç ikon Los Angeles Yolu
kitaba 10 verdi
0 yorum
Psykhe

Psykhe

@psykhe

 paylaşım fotoğrafı
Vergilius, hep kendi tarlalarının sınırlarında gezinmiş, her zaman kendi hayatının sınırboylarında kalmıştı; huzur nedir bilmeyen bir insan; ölümden kaçarken ölümü arayan, eser vermek isterken eserden kaçan biri; bir âşık, ama yine de hep kovalanmaya yargılı, gerek iç gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu kaybetmiş, kendi hayatına sadece konuk olabilmiş biri. Ve bugün, neredeyse bütün
güçlerinin sonuna vardığı noktada, kaçışının ve arayışının sonunda, tam kendi kendinin üstesinden gelmişken ve ayrılmaya hazırken, böyle olabilmek için kendini aşabilmişken ve son yalnızlığı da üstlenmeye, iç dünyasında bu yalnızlığa uzanan yolda yürümeye artık hazırken, kader onu bir defa daha eline geçirmiş, yalınlığı, köklerine dönmeyi, iç dünyayı
ondan bir defa daha esirgemiş, dönüş yolunu yine değiştirmiş, bu yolu dış dünyanın alacasına doğru saptırmış, bütün hayatını gölgelemiş olan kötülüğe geri dönmeye zorlamıştı Vergilius’u; sanki artık kaderin Vergilius için saklı tuttuğu tek bir yalınlık kalmıştı — ölmenin yalınlığı.
ataç ikon Vergilius'un Ölümü
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
3 yorum
lililerle (@lililerle)
Her sayfasını defalarca kez tekrar tekrar okumak istediğim tek kitap inceleme eklerseniz zevkle okurum :)
30.12.17 beğen 1 cevap
Psykhe

Psykhe

@psykhe

 paylaşım fotoğrafı
Arayan mıydım aranılan mıydım? Ne ben anladım ne de o...
ataç ikon Aşkın Gözyaşları 1 - Tebrizli Şems
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
2 yorum
Hayata Gülümse (@hayataagulumse)
Aşkta yanış, aşkta dönüş, aşkta duyuş,aşkta hissediş, aşkta sönüş ne kadar güzel dizilim. ??
24.12.17 beğen 3 cevap
Psykhe

Psykhe

@psykhe

 paylaşım fotoğrafı
“ İçimin bir köşesinden diğer köşesine , çılgınlar gibi palas pandıras koşuyorum söz gelimi, uçuyorum kendimle karşılaşıp kendime tutunabilir miyim diye, savruluyorum un ufak, sürünüyorum, canımı dişime takıp kalkıyorum ve yeniden, yeniden, yeniden yıkılıyorum. Her defasında, yıkılırken çocuk oluyorum sanki; minicik ellerimi yere basıp kalkarken de, inanılmaz bir şekilde, çarçabuk büyüyorum... ”

Hasan Ali Toptaş
Hasan Ali Toptaş
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
6 yorum
Hayata Gülümse (@hayataagulumse)
@psykhe çok güzel ?✨?✨
21.12.17 beğen 2 cevap
Psykhe

Psykhe

@psykhe

"Tristan" ve "Tonio Kröger"
"Tristan" ve "Tonio Kröger" adlı iki öyküden oluşan “Alacakaranlıkta” kitabı kısa sürede okunmasına rağmen, eserin etkisinin uzun soluklu olduğunu özellikle belirtmek isterim. Direkt okunup geçildiğinde basit görünen ama irdeleyip araştırıldığında oldukça karışık ve derin düşünceler içeren dolu dolu bir kitap.

Thomas Mann, hikaye yazarlarını önceleri küçümsemesine rağmen ilerleyen süreçlerde bir fikri kısa ve öz anlatmanın ne kadar güç gerektirdiğini ve ancak gerçekten yetenekli bir yazar tarafından bunun başarılabileceğini anlamıştır. Öykülerindeki başarısı Mann’ın bu konuda ne kadar zeki ve yetenekli olduğunu kanıtlamaktadır. Ayrıca otobiyografi yazmak için Mann’a göre ilk şart yazarın kendisini sevmesidir. Ona göre ancak kendine hayran olan insan otobiyografi yazabilir. Öykülerden ikincisi – Tonio Kröger – otobiyografik özellik taşımaktadır. Bu açıdan bakarsak, Mann kendisine değer veren ve kendisini seven bir yazardı.

1- Tristan

1903 yılında yayımlanan “Tristan” novellası 3 karakter ile ilgilidir. Kuzey Almanya’dan gelen, çok da yaratıcı olmayan iş adamı Anton Klöterjahn, tüberküloz eşi Gabriele ve eksantrik bir yazar olan Detlev.

Anton tarafından tedavisi için bir sanatoryuma getirilen Gabriele, Detlev’in abartılı ilgisiyle karşılaşmış ve hayatının odak noktası haline gelmiştir. Detlev’e göre Anton iş dünyasına kendisini tamamiyle adamış olduğu için Gabriele’nin sanatsal ruhunu göz ardı ediyor ve onun ruhunu öldürüyordu. Bu nedenle Detlev Gabriele’nin uzun süredir bastırmış olduğu sanatsal yeteneğini kullamaya teşvik etmiştir. Özellikle piyano konusundaki başarısını da bu süreçte öğrenmiştir. Gabriele, piyano çaldığı esnada Richard Wagner’ın “Tristan ve Isolde” isimli operasının notalarını gördüğünde ise büyülenmiş ve hemen çalmaya başlamıştır. Her ikisini de keyif içerisinde bırakan bu seçim onları bambaşka bir hayal dünyasına götürmüştür.

Mann, Tristan öyküsünü yazarken XII. Yüzyıl Fransız Saray edebiyatındaki “Tristan’la Iseut” adlı eserden ilham almıştır. Bu öyküde şövalye Tristan ile Iseut’ nün yasak ve kaçınılmaz aşkı anlatılır.

“Tristan’la Iseut” adlı eserde, Kral Rivalen ve Kraliçe Blanchefleur’ün oğlu olan Tristan krallığın varisi soylu bir şövalyedir ama en büyük kusuru oldukça kibirli olmasıdır. Tristan, dayısı Kral Marc’a prenses Iseult’yü vaat etmiştir. Dayısının güvenini daha da kazanmak için sunduğu bu vaatten sonra, Iseult ile karşılaşmış ve Iseult Tristan için arzu edilen kişiye dönüşmüştür. Iseult ile arasında dayısı Kral Marc’ın olması arzusunu daha da körüklemiş ve sevdiği kadına ulaşmak için sayısız serüvene atılmasına sebep olmuştur. Tristan’ın krala karşı beslediği saygı ve sorumluluk duygusu artık bir meydan okumaya dönüşmüştür.

Baronların telkini ile Tristan ve Iseut arasında bir ilişkinin varlığından şüphelenen kral Marc, Tristan’ı krallığından sürerek ve geri dönmesini yasaklamıştır. Tristan da uğruna nice serüvenlere atıldığı kralın buyruğunu dinlememiştir. Tristan, “Iseut’süz güzel bir ülkenin kralı olmaktansa, onunla beraber, bütün hayatımca yol kenarında dilenip, otlar, kökler yiyerek yaşamayı tercih ederim ” sözleriyle nefret kusarken, kendisini de yoğun hınçla nefret tutkusuna kaptırmıştır.

“… Size saygı ve sevgimden dolayı teslim oluyorum, bana istediğinizi yapın. Emrinize amadeyim, efendim… ” dediği krala tutkulu bir hayranlık beslerken, “ Iseut yanımda olmadıktan sonra hiçbir şeyin kıymeti yok.” Sözleriyle de ne olursa olsun rekabete devam edeceğini ilan eder. Her şeyi elde etmeye kalkışarak “hiç” konumuna düşer. Anlatının sonunda Tristan’ın maruz kalacağı acıklı ölüm bu tespitin ispatıdır adeta.

Mann, ise “Tristan” öyküsünde Detlev’i hem şahsiyetsiz hem de oldukça bilgiç ve becerikli göstermektedir. Anton ise kendini beğenmişlik duygusu içerisinde olmasına rağmen kendisine ve hayata karşı memnuniyetini sürdürmektedir. Sağlıklı bir oğlu olmasının birçok kez vurgulanması da bu duruma işaret etmektedir.

Mann, Detlev’i yeni bir Tristan olarak ortaya çıkarır; çünkü Detlev de Tristan gibi lirik, erkeksi, cazip ya da kahramanca davranan bir karakterdir ve hikayenin ironisidir. "Tristan"da, iki sevgilinin paylaştığı kaderi, sihirli bir içki değil, Wagner'in sarhoş edici müziğiyle paylaşıyoruz.

2- Tonio Kröger

20. yüzyılın başlarında “Tonio Kröger” öyküsünü yazan Mann, kuzeyli burjuva duygularıyla, macera eğilimli güney sanatçı bir ruhun çatışmalarını ve ruhsal çelişkilerini incelemiştir. Öykünün kahramanı Tonio yaşam tarzı olarak edebiyat seçmiş olmasını lanetler ve Nietzsche’nin de dediği gibi: “Sanatçı, patolojik özellikleriyle diğer insanlardan farklıdır. Hem sanatçı olup hem de sağlıklı olmak mümkün değildir” sözüne hak verircesine yaşamını sorgular. Sanatçı ve burjuva kimliği arasında sürekli bocalayan Tonio, Thomas Mann’dan başkası değildir.

Novella on dört yaşındaki Tonio’nun Hans Hansen isimli bir erkekle olan ilişkisiyle başlar. Hans sarışın, atletik ve mavi gözlü; Tonio ise "güneyli yüzü" ile esmer olarak tarif edilir. İki oğlan birbirinden çok farklıdır.Tanio şiir yazar, roman okur; oysa Hans edebiyattan hiç haz almaz ve atlara karşı zaafı vardır.

Bir sonraki bölümde ise Tonio 16 yaşındadır ve Ingeborg Holm'a aşıktır. Inge'ye duyduğu sevgi, zengin ailelerin çocukları için bir dans sınıfında doruğa ulaşır. Inge, mavi gözleri ve açık teniyle, Toni'nin br önceki aşkı olan Hans ile benzerliğini anlatır. Inge, Tonio'ya herhangi bir karşılık vermez. Bu süreçte Magdalena Vermehren adında bir başka kız ise Tonio'ya hayranlık duyar; çünkü Tonio gibi edebiyatla ilgilidir ve şiirleri çok sever. Ama Tonio kendisine benzeyen Magdalena’ya ilgi göstermez. Edebiyatla ilgisi olmayan Inge gibi insanlara hayranlığını tekrar tekrar dile getirir.

Son olarak Tonio, kuzeyde küçük bir kasabası olan memleketi Lübeck’ten uzaklaşır ve orayla arasındaki bağları tamamiyle koparır. Burada dikkat çeken nokta ise Mann’ın da memleketinin aynı yer olmasıdır. İlerleyen süreçlerde Tonio yazı yazma yeteneği geliştirir ve Güney Münih’e taşınır. Otuzlu yaşlarındayken güzel bahar günlerinde yazı yazma konusunda sıkıntılar yaşamaya başladığında Tonio, ressam arkadaşı Lisaveta Ivanovna’yla Sanat ile yaşam arasındaki ilişki hakkında sohbete başlar. Sanat ile uyumsuzluğuna rağmen hayatı sevdiğini itiraf eden Tonio bu sohbetle bizi sanata dair müthiş bir yolculuğa çıkarır.

Öyküde dikkat çeken birçok nokta vardır:

* Otobiyografik özellik taşıyan bu öyküde “Kutsal Rus Edebiyatı” tanımlaması geçer. Mann özellikle Rus edebiyatına ve yazarlarına ilgi göstermiş ve birçok kitabında yorumlarını ifade etmiştir ama bu tabiri ilk kez bu öyküsünde ifade etmiştir.

* “Tonio Kröger”de Tonio’nun partneri Magdelana Vermehren’in dans ederken düşmesi sembolik bir değer taşır. “Bu düşüş, anormalliğin işaretidir, sanatçı kişiliğin içgüdülerini frenlenmesinin bilincidir”. Bölümde ince ruhlu, beceriksiz, diğer bir deyişle “sürekli düşen” insanlardan söz edilir.

* Thomas Mann, hikayesinde iki kız tipinin karşıtlığını, onlara verdiği isimlerle de belli eder. Sarışın, mavi gözlü “Neşeli İnge” ve Hıristiyanlık’taki günahkâr, çile dolduran “Azize Magdalena”dan esinlendiği Magdalena, burjuva ve sanatçı düalizminin sembolüdür.

* Pedagog yazar kimliğiyle Tolstoy şöyle demektedir: “Otobiyografi, eğitime ve pedagojiye yardımcıdır. Eğitimin konusu olan halk, ruhi gelişimini hazırlayan çalışmalarımızı veya yazılarımızı sakince izler. Çünkü kendine uymayan eğitim sistemlerinin geri döneceğini, uygulanamayacağını bilmektedir.” Tolstoy’un yakın takipçisi olan Mann’ın da otobiyografik öyküleri ve romanlarıyla içsel bir yolculuğa çıkarak kendini olgunlaştırdığını görüyoruz.

Her iki öykü de Mann’ın hayata bakış açısıyla ilgili bize bize sayısız bilgi vermektedir ama özellikle ikinci öykü bir ömür unutulmayacak sorgulamaların içine sokmaktadır bizi.
ataç ikon Alacakaranlıkta
kitaba 10 verdi
0 yorum
Psykhe

Psykhe

@psykhe

“Toza Sor” Fante’nin kitaplarının içinde en çok tanınanı ve beğenilenidir. Bu durumun gerçekleşmesinde Charles Bukowski'nin etkisi büyüktür; çünkü kendisi de Fante’yi “Toza Sor” kitabıyla tanımış ve bu kitap sayesinde Fante’yi Tanrı ilan etmiştir:

"En sevdiğiniz yazar hangisi?
-Fante.
-O kim?
-John F.a.n.t.e. 'Toza Sor', Bandini...
-Neden seviyorsunuz onu?
- Tamamen duygu. Cesur bir adam"

“Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağım biliyordum. Ama Angel’s Flight’ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hâlâ orada yaşadığını düşlemeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim. Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.”

“Fante’nin öyküsü bu kadarla kalmıyor. Şansızlık, bahtsızlık ve ender bulunur bir cesaretin öyküsüdür onunki. Bir gün anlatılacaktır, ama burada anlatmamı istemediğini hissediyorum. Ama şu kadarını söyleyeyim; sözü nasıl yazdıysa hayatı da öyle yaşadı; güçlü, iyi ve yürekten. Yeter. Şimdi kitap sizin.”

Kitapları ilk basıldığında pek önemsenmemiş olan Fante, Bukowski’nin övgüleri ile ilerleyen yaşlarında tanınmış ve kültleşmiştir.

Nasıl Fante kitaplarında Arturo Bandini ile kendisini var ediyorsa, Bukowski de Henry Chinaski ile kendini var etmiştir. Kahramanları arasındaki bağ yazarlar arasında da bağ oluşturmuştur. Bukowski’nin edepli hali olarak görülen Fante, yalınlığı ve samimi uslübu ile dikkat çekmektedir.

Los Angeles’ta bir otelde yaşayan Arturo yirmi yaşında, hala göçmen olmanın ezikliği içerisinde kendisinden utanan genç bir adamdır. Yazar olma hayaliyle yaşayan, bu hayal dışında hiçbir düşüncesi olmayan Arturo, hayatını yokluk içerisinde geçirmektedir. Kirasını ödemekte zorlanması, çoğu zaman meyve harici yiyecek herhangi bir şey alamaması, sütün varlığının hayaliyle bile kendinden geçmesi bize onun nasıl bir sefillik içerisinde olduğuna dair ipuçları vermektedir.

Yazmış olduğu “Minik Köpek Güldü” isimli öyküsü bir dergide yayımlanmış olduğu için geleceğe dair yazarlık adına büyük umutları vardır. Çevresinde doğru dürüst kimse okumamış olsa bile, yayımlanmış olan öyküsü onun için bir gurur kaynağıdır. Bazı zamanlar ise öyküsünün hiçbir anlam ifade etmediğini düşünerek ümitsizliğe düşmektedir.

“On dolar: iki buçuk haftalık kiramı öder, üç çift ayakkabı satın alır, iki pantolon ya da editörlere metinlerimi postalayabilmem için binlerce posta pulu; iyi fikir! İyi de postalayacak metin mi var elinde, yeteneğin şüphe götürür, yeteneğin acınası, yok yeteneğin, ve her allahın günü kendini kandırmaktan vazgeç çünkü Minik Köpek Güldü’nün beş para etmez bir öykü olduğunu biliyorsun, hiçbir zaman da etmeyecek.”

Buna rağmen öyküsünü yayınlayan derginin sahibi Hackmuth’a düzenli olarak mektup yazmaktadır. Bir sohbet içerisinde yazılmış olan bu mektuplar Arturo’nun iç dünyasının bir yansımasıdır. Yeni yazdığı yazıları da bu mektuplarla birlikte gönderen Arturo, kısa da olsa Hackmuth’tan cevap almaktadır.

Her ne kadar Tanrıya inanmadığını her fırsatta belirttse de Arturo, bazı bazı kendiyle çelişmektedir. Bunda çocukluğundan gelen alışkanlıkların ve inancın büyük yeri vardır. Günah işlediği bir gün Tanrı’nın tüm şehri depremle cezalandırdığını ve her yerin toza büründüğünü düşünebilecek kadar da şaşkındır. Tozdan gelip toza gideceğimizi düşünen Arturo’nun üzerinde bu depremin yıkıcı etkileri olmuştur.

“Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche’yi okudun mu? Ne kitap! Ulu Tanrım, sana karşı dürüst olacağım. Bir teklifte bulunacağım sana. Benden büyük bir yazar yarat kiliseye döneyim. Ve lütfen Tanrım, bir ricam daha olacak: annemi mutlu kıl. İhtiyar o kadar önemli değil, onun şarabı var ve sıhhati yerinde, ama annem her şeye kaygılanır. Amin."

Bu denli yoksulluk içinde yazma mücadelesi veren Arturo, ara ara eline geçen yüklü miktarda paraları harcama konusunda oldukça cömerttir. Üzerinde para olduğu vakit kendisini bir ilah gibi güçlü görür ve kazandığı paranın devamının geleceği inancını yüreğinde hep taşır. Kendini en zengin hissettiği anlarda bile kadınlara karşı çekingen ve güvensizdir.

Bir gün Camilla Lopez isimli Meksikalı bir garson kızla tanışır. Küçüklüğünde İtalyan kökenli bir göçmen olduğu için Amerika’da dışlanan ve bunun buhranını yaşayan Arturo, genç kızın Meksikalı oluşuyla dalga geçmektedir. O dönem Meksikalı olmanın hor görüldüğünü düşünürsek, Arturo en çok canını yakmış olan durumun aynısını en çok sevdiği kıza da yaşatmıştır.

Kadınlarla arasının hiç iyi olmadığını düşünürsek, Camilla ile arasında da gelgitler olduğunu ifade edebiliriz. Birbirlerine bir o kadar yakın olan bu iki kişi aynı zamanda birbirlerinden çok uzaktır. Aşk acısı içinde kıvranan Arturo, kendi yaşam mücadelesini unutur ve Camilla’nın yaşam mücadelesi için uğraş verir.

"Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver. Ağzınla öp beni çünkü açım Meksika ekmeğine. Burun deliklerime yitik kentlerin kokusunu üfle ve ellerim unutulmuş bir güney sahilini andıran beyaz gerdanında ölmeme izin ver. Şu uykusuz gözlerimdeki özlemi al ve bir güz tarlasında uçuşan kırlangıçları besle onunla çünkü seni seviyorum, Camilia, ve adın dönmeyen sevgilisi için son nefesini verirken gülümseyen cesur prensesin adı kadar kutsal.."

“Toza Sor” hayat için hem umut hem de umutsuzluk sunar bize. İkinci kez okumuş olduğum bu kitabı ilerleyen süreçlerde birçok kez okuyacağımı ve her seferinde aynı duygu yoğunluğu içerisinde düşüncelere dalacağımı biliyorum.
ataç ikon Toza Sor
kitaba 10 verdi
0 yorum