up
ara

Umut Kalkan

... ve o hiçbir şey demedi.
Umut Kalkan

Umut Kalkan

@umutkalkan986

Sosyalist devrimlerin başarısız olmasının sebebi insanın doğasını çiğnemesi değildir. Çok ayrıdır bu konu. Benim kafama takılan soru, insan doğası denilen şey gerçekten var mıdır?

İnsan doğası denilen şey, insanların içinde bulunduğu iktisadî sisteme göre değişen davranışlardır. Günümüz kapitalist toplumlarında insanların yaşam amaçları maddî boyutlara indirgenmiştir. Hırslı, kinli, bencil vs. gibi özellikler sınıflı toplumla beraber ortaya çıkmıştır.

Bu savı şöyle temellendirmekte yarar var diye düşünüyorum, ilk sınıfsal ayrımın yapıldığı köleci toplum ile feodal ve kapitalist toplumda insanlar çıkarları için savaş veren canlıya dönüşmüştür. Ezen - ezilen ayrımı olan bir yerde, ezilen dikey geçiş yapıp "ezilen" statüsüne sahip olma ya da "ezen" bulunduğu konumu koruma amaçlı yaşam mücadelesi verir. Köleci toplumda, köleler özgürlük mücadelesi verir, efendiler daha fazla köle kazanmaya çalışır. İlk toplum olan "ilkel komünal toplum"da ise böyle bir savaşa gerek yoktur. Çünkü bu toplumun en belirgin özelliği, sınıf ayrımının olmaması. Belli bir hiyerarşi mevcut, fakat aslan payı denilen şey yok. Çünkü, av esnasında kabile reisi ile kabile üyesi aynı şartlar altında avlanmaya çalışırlar. Kabile reisi çadırında veya mağarasında oturup gelen avdan pay almaz. Kendisinin de emeği vardır. Dolayısıyla başkasının sırtından geçinmez. Elde edilen av da ihtiyaca göre paylaştırılır. Sınıfsız toplumdaki insan davranışı ile sınıflı toplumdaki insan davranışları birbirinden farklı olduğundan, insanın doğası olmadığını; "doğa" olarak denilen şeyin iktisadî yapıya uygun olarak değiştiklerini fark etmek pek de zor değildir.

Marx da ilkel komünal toplumdaki insan davranışlarından yola çıkarak "sosyalist" ve "komünist" toplumu önemsemiştir. Yabancılaşma Teorisi, başlı başına kapitalist toplumdaki insan davranışlarından ve iktisadî durumlardan ortaya çıkmıştır.

Kitapta, Marxist ideolojiye pek saldırı bulunulmaz. Asıl eleştiri, Stalin'in sosyalizmi amacından saptırmasıdır. Giderek korku toplumu yaratmaya çalışmasıdır. Domuzların birbirleri ile mücadelesinde bunu net olarak görürüz. Stalin'i simgeleyen Napolyon, Troçki'yi simgeleyen domuzu kovar. Çünkü o domuz gerçekten çalışır, bir şeyler yapmak için uğraş verir. Fakat Napolyon hiçbir şey yapmaz. Diğer domuzların gözünde Troçki'yi simgeleyen domuzun yükselmesi Napolyon'un sinirine dokunur ve köpeğiyle(KGB'yi temsil eder) beraber Troçki'yi simgeleyen domuzu çiftlikten kovar. Gerçekten de Troçki ile Stalin arasındaki rekabet böyle sonuçlanmıştır.

Sonuç olarak, George Orwell usta bir şekilde eleştirmiştir dönemi. 1984'ü de şiddetle tavsiye edilir.
ataç ikon Hayvan Çiftliği
kitaba 10 verdi
3 beğen · 1 yorum
emirmazlum (@emirr)
Bütün kitaplar eşittir ama bazıları daha eşittir.
29.01.14 beğen cevap
Umut Kalkan

Umut Kalkan

@umutkalkan986

Orijinal ismi: Brati Karamazovı

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin en iyi romanı budur. Suç ve Ceza (Prestupleniye i Nakazaniye)'dan daha derinlikli psikolojik tahliller ile toparlaması daha güç olaylar zincirine bağlı olması bu romanı zirveye taşıyor. Edebiyat otoriterleri ile birçok psikolog (Sigmund Freud başta olmak üzere) Karamazov Kardeşler'i dünyanın en iyi edebiyat yapıtı olarak nitelendirir. Ne kadar ilginçtir ki okurlar tarafından dünyanın en iyi kitabı olarak lanse edilen Suç ve Ceza'nın rakibi yine bir Dostoyevski eseri olan Karamazov Kardeşler'dir. Bunda en önemli etken şüphesiz ki Dostoyevski'nin sahip olduğu dehâdır. Kitabın okunmasının kolaylaştırılması ve yanlış anlaşılmaların önlenebilmesi için birkaç noktaya değinmek istedim. Aynı zamanda bana göre kitabın en derinlikli ve en dikkat çekici karakteri olan İvan Fyodoroviç Karamazov üzerinde biraz durmak istedim.

Karamazov'lar bir baba ve dört kardeşten oluşur:

Fyodor Pavloviç Karamazov - Baba
Dmitri Fyodoroviç Karamazov - Büyük kardeş
İvan Fyodoroviç Karamazov - Ortanca kardeş
Aleksey Fyodoroviç Karamazov - Küçük kardeş
Smerdyakov -Smerdyeşa'dan olma gayrimeşru çocuk-

Kitap boyunca bazı karakterlerin isimlerinin küçültülmüş hâli kullanılır:

Aleksey Fyodoroviç Karamazov ---> Alyoşa, Alyoşka
Dmitri Fyodoroviç Karamazov ---> Mitya, Mitenka
Katerina İvanovna ---> Katya
Agrafena Aleksandrovna Svetlova ---> Gruşenka, Gruşa

Küçültmeler konusunda başka dikkatimi çeken noktaysa, İvan Fyodoroviç hiçbir zaman küçültmeyle anılmamıştır. Karakteristik ve fiziksel bakımdan da Dostoyevski ile oldukça örtüşen bir karakterdir İvan Fyodoroviç. Her ne kadar saralı olmasa da bazı psikolojik rahatsızlıklara sahiptir. Aynı zamanda Smerdyakov sara hastasıdır. Bence bu kitapta Dostoyevski'yi fikren İvan Karamazov, sağlık bakımından Smerdyakov, inişli çıkışlı hayatı ve zevke düşkünlüğü bakımından Dmitri Karamazov ve metafizik konular bakımından Aleksey Karamazov temsil eder. Yani Dostoyevski kendine ait ögeleri başkahramanlara dağıtır. Ve Dostoyevski'nin babasını Fyodor Pavloviç temsil eder. Sarhoş, çocuklarıyla pek ilgilenmeyen... Mitya'nın da İvan ve Alyoşa'nın da Smerdyakov'un da annesi kardeşler küçükken ölmüştür. Tıpkı Dostoyevski gibi...

Ayrıca, tüm incelemelerde Smerdyakov geri planda kalır. Bunun sebebi belki de yazarın Smerdyakov'un gayrimeşru çocuk olduğunu vurgulamamasıdır. Oysa "Karamazov kanı" Smerdyakov'da da vardır. Bu gözden kaçırılmaması gereken bir durumdur.

Sanılanın aksine İvan Karamazov, ateist sosyalist değildir. İvan Karamazov bildiğiniz Bazarov gibi (Babalar ve Oğullar'ın kahramanı) Rus nihilistidir. İvan Karamazov'un toplumcu herhangi bir yönü olamaz. Karamazov toplumcu olamaz, belki de yazarın vurguladığı önemli noktalardan biri budur.

Bunlar sadece okumayı kolaylaştıracak birkaç cümleden ibarettir... Kitap gerek polisiye yönünden gerekse de felsefe yönünden aşmıştır. Dostoyevski dehâsı, bu kocaman eserde hiçbir şekilde kusur yapmamıştır. Realizmin hakkını vermektedir.

İvan Fyodoroviç Karamazov Üzerine Birkaç Laf

"... Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? Senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa O'nun benzeri misin? Kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın bir göz işaretimle atılacağın ateşe odun taşımaya koşacak, bunu biliyor musun? Gerçekten O musun? Evet, belki sen de biliyorsun bunları."

Karamazov Kardeşler, Beşinci Kitap, Beşinci Bölüm, "Büyük Engizisyoncu"

Karamazov Kardeşler'in belki de en vurucu kısmı "Büyük Engizisyoncu"dur. Aleksey Fyodoroviç ile İvan Fyodoroviç arasında geçen diyaloglardan en çarpıcısıdır. İvan Fyodoroviç'e hayran olma sebebidir.

İvan Fyodoroviç'i incelemeye karar verdim. Nasıl bir cüretle buna kalkıştığımı ben de bilmiyorum. Sanırım yirmi kere okumak gerek kitabı İvan Fyodoroviç'i hakkıyla incelemek için. Sanırım benim yapacağım şey, incelemekten ziyade bende bıraktığı izlenimleri ortaya koymak olacaktır.

İvan Fyodoroviç, Fyodor Pavloviç'in ortanca oğludur. Aleksey Fyodoroviç(Alyoşa) ile anne ve baba bir, Dmitri Fyodoroviç(Mitya) ile baba bir kardeştir. Bu önemli, çünkü Fyodor Pavloviç'in annesine yaptığı işkence de İvan'ın karakterini biraz etkilemiştir.

Düşünsel manada, romanın en uç karakteridir. Çünkü İvan, zıt düşüncelerini içsel olarak çatıştıran bir karakterdir. Bu çatışmalar onu bedensel olarak da psikolojik olarak da yıkıma götürecektir. "Şeytan" ile diyalog kurmaya kadar ilerleyecektir bu yıkım. Nihilizm ile Hıristiyanlık arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaktır.

Yapılan en büyük yanlışlardan biri, kesinlikle şudur: "İvan Fyodoroviç, sosyalisttir.". Aynı zamanda bu İvan'a yapılmış bir haksızlıktır. Çünkü İvan, derinlikli bir karakterdir. "Sosyalizm" gibi insanın pek de derinlikli olamayacağı bir ideolojiye İvan'ı sığdırmamak gerekir. Aynı zamanda Alyoşa ile ettikleri "Büyük Engizisyoncu"nun geçtiği muhabbet dikkatle incelenildiği zaman sosyalizmden eser bulunamaz. Çünkü İvan Karamazov, nihilisttir. Her ne kadar İvan Turgenyev'in Ottsı i Deti(Babalar ve Oğullar) adlı romanının başkahramanı olan Bazarov gibi açık olmasa da nihilist olduğu, yapılan dikkatli tahliller sonucunda nihilist olduğu oldukça kolay fark edilebilir.

İçsel çatışmalarının sonucunda içine girdiği bunalım ile birlikte bir karar verme aşamasına geldiğini fark etmiştir İvan. Bu karar verme aşaması, aynı zamanda Fyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin de karar verme aşamasıdır. Bana kalırsa, kitap boyunca Dostoyevski, kendisini okuyuca "İvan Fyodoroviç Karamazov" olarak takdim etmiştir. Dostoyevski'nin hayatı incelendiğinde en çok benzerlik İvan ile kurulabilir. Bu benzerlik neticesinde de İvan gerçekten dikkate en çok alınması gereken bir karakter oluyor.

İvan Fyodoroviç'in altyapısı, Dostoyevski tarafından tam on dört yıl önce, bir başka başyapıtının başkahramanı tarafından atılmıştı:

O kitap; Prestupleniye i Nakazaniye(Suç ve Ceza)
O karakter; Rodion Romanoviç Raskolnikov'dur.

Karamazov Kardeşler'in ve Suç ve Ceza'nın sonlarında dudakta oluşan o tebessüm, ruhta oluşan sarsılma, gözlerde peydahlanıveren o gözyaşı aslında Dostoyevski'nin zekasına hatta dehâsına yapılan bir secde, bir teşekkürdür.
ataç ikon Karamazov Kardeşler
kitaba 10 verdi
4 beğen · 0 yorum
Umut Kalkan

Umut Kalkan

@umutkalkan986

Ruhi Mücerret

Kitabı incelemeden önce yazarından söz etmek gerekir. Doğum tarihini, doğduğu yeri, anne adını, baba adını filan söylemeyeceğim. İdeolojik ve sanatsal yönlerinden bahsedeceğim, korkmayın.

Murat Menteş, günümüzde İslam camiasının yetiştirdiği ender aydınlardan biridir. Hatta kendisini geleneksellikçilikten ve kazuizmden kurtarabilmiş ender insanlardan birisidir dersek yanlış olmaz. Her ne kadar Yeni Şafak'ta onlarca yobazın içerisinde köşeyazarlığı yapmışsa da bu onun onlar ile aynı olduğu anlamına gelmez. Murat Menteş gerçek İslamiyet'i arama peşine düşmüş, gerçekten İslamiyet üzerine kafa yormuş birisidir. Yani Fatih'te, Eyüp'te, Yozgat'ta, Konya'da insanlara baskı yapan İslamiyet'i çoktan reddetmiştir. Dini sorgulamış, dine şüpheyle yaklaşmıştır. En sonunda da çevresindekilerin dinini reddetmiştir. Bunları nereden mi biliyorum? Ruhi Mücerret'ten biliyorum.

İletişim Yayınları'ndan çıkan diğer kitaplarının aksine, Ruhi Mücerret April'dan çıkmıştır. Bence son derece isabetli olmuş. Zira kitabın -okunabilirlik açısından- en önemli niteliklerinden birisi kapak tasarımıdır. Ve bu kitabın kapak tasarımı aşmış vaziyette. Televizyon var kapakta. Böyle bir ileri bir geri oynattığın zaman, sırasıyla Cüneyt Arkın'ı ve Orhan Gencebay'ı görüyorsun. Bu tabi ki de laf olsun diye konulmuş bir şey değildir, çünkü Murat Menteş'in bu kitapta asıl eleştirdiği şey reklamdır. Bu hareketler sonucunda da kişilerin değişmesi "zapping"i simgeliyor. Gayet ustaca düşünülmüş. Kapaktaki her ayrıntı, kitabın içinde detaylıca anlatılmış. Bunlar fark edildiğinde gerçekten tebessüm oluşuyor yüzünde.

Gelelim asıl mevzuya.

Kitap 100 yaşındaki bir İstiklâl Harbi gazisi olan Ruhi Mücerret'ten yola çıkıyor. Ruhi Mücerret gerçekten Türk edebiyatının unutulmaz karakterlerinden birisi olmaya aday. Gerek sarf ettiği aforizmalar, gerek tutulduğu aşk, gerekse kullandığı üslup kendisine hayran bırakıyor. Avni Vav ile sohbetlerinde klasik Türk gencini, Cihan Kazanovaile sohbetlerinde "üstat"ı, Nazlı Hilal ile sohbetlerinde -karşılıklı değil. Ruhi'nin zihninde- aşkı görebiliyorsunuz. Çok ince düşünülerek yaratılmış karakterdir Ruhi Mücerret.

Sonra kitaba giriş yapan Avni Vav adeta bir tasavvuf ehli. Avni Vav üzerine durmak gerekir. Benim din anlayışıma oldukça yakın bir çizgide ilerliyor. Sanırım Avni Vav'ın yüzde doksanını da Murat Menteş oluşturuyor. İşte Avni Vav'dan bazı sözler:

- Yobazlar, cennete, kapısını tekmeyle kırarak girebileceklerini sanırlar!
- Günahın aptallıktan daha çok saygı saygı görmesi gerekirdi...
- Allah'ı sevdiğini söyleyen kimse, kendisini sevmiyorsa o iş sakattır.
- Hedonizmden mezun olanlar, ahlâkçılığa terfi eder.
- Siz ne biçim Müslümansınız?! Esaslı bir günah bile işlemiyorsunuz!
- Günaha, gaflete, teşevvüşe, hataya, nankörlüğe, tereddüde, şehvete, unutuşa, tembelliğe, boşboğazlığa, yanlışa, kazaya, aldanışa, açgözlülüğe, skandala, pespayeliğe, korkuya... kapılmadan Allah yolunda ilerleyemezsin.

Bu sözleri söyleyebilmek için, günümüz Türkiyesi'nde, gerçekten cesaret gerekir. İşte Murat Menteş bu yüzden "aykırı". Günahın önemliliğine dair söylenebilecek yüzlerce cümleyi, üç-dört cümlede söylemiştir.

Tasavvuftan, sanattan, popüler kültürden yani hemen hemen her şeyden bahseden bir kitap Ruhi Mücerret. Ama tabi ki de en çok popüler kültürü eleştiriyor. Popüler kültürün günümüzdeki uzantısı olan reklamlar üzerinden çıkarak, reklamların insanların zihinlerini etkisine alıp; insanları tüketim çılgınlığına yönelttiğini gerçekten çok usta bir şekilde anlatıyor. Örneğin, 100 yaşındaki bir nenenin son sözü, "Mango'da indirim başladı!" olabiliyor. Ya da bir İstiklâl gazisi, bir şehrin kurtuluş günündeki konuşmasında Marlboro'dan, Nescafe'den, Nike'tan bahsedebiliyor. Çok absürt örneklerle, çok gerçekçi analizleri başarabiliyor kitap.

Ve "reklam", insanların beynine yerleştirilmiş bir çiple ordan oraya yayılıyor.

Eleştiri küfürle, yaratıcılıktan uzak olan aşağılamalarla, hakaretlerle olmaz. Eleştiri iyi bir analizle ve yaratıcılıkla olur. İşte bu kitap, günümüz popüler kültürüne indirilmiş bir darbedir. Son derece akıcı, sürükleyici, kahkaha attıran ve yer yer gözleri dolduran yani insanları duygudan duyguya sürükleyen bir baştacı kitaptır.

Siz de okuduğunuzda göreceksiniz ki, bu yazıda kitap abartılmamaktadır. Bir çırpıda okuyacaksınız ve nasıl bittiğini anlayamayacaksınız bile.
ataç ikon Ruhi Mücerret
kitaba 10 verdi
4 beğen · 1 yorum
1234 (@ercandurak)
1. sıfat Dinde bağnazlığı aşırılığa vardıran, başkalarına baskı yapmaya yönelen (kimse)
2. Bir düşünceye, bir inanca aşırı ölçüde bağlı olan (kimse)
3. Kaba saba, incelikten anlamayan (kimse)

Yukarıda yobaz kelimesinin üç anlamı var. Bana göre birinci anlam tehlikeli, ikinci anlam bağlı olduğun şeye göre değişir, üçüncü anlam zaten bol bol sahip olduğumuz insan tanımı. İslamiyet’le bağlantı kurduğunuza göre birinci anlam üzerinden Yeni şafak gazetesindeki yazarları yobaz olmakla itham ettiğinizi düşünüyorum. Öyleyse herhalde o gazetenin tüm yazarlarının yazılarını günlük olarak okuyorsunuz ve birilerine din üzerine baskı oluşturduğunu görüyorsunuz demektir. Ya da özel hayattan bu şahısları tanıyorsunuz ve birebir yaşadığınız tecrübelerinizden dolayı böyle bir yorum yapıyorsunuz.
Özetle inceleme yazınızın içersin de çok iddialı sözler söylediğinizi ve bu iddialı sözleri bir kanıta varmadan ortaya döken birisi olarak son derece yobazsınız. Bunları nerden mi biliyorum? Yazdığınız inceleme ’den biliyorum.
(Bu yorum incelemenizin ilk paragrafı içindir.)
24.01.14 beğen cevap
Umut Kalkan

Umut Kalkan

@umutkalkan986

Profesör Y ile Konuşmalar (Entretiens Avec le Professeur Y)

Malum toplum olarak pek bir kitaba düşkünlüğümüz yok. Dini bile din kitapları yerine başkalarından öğrenmeye çalışanlardan oluşuyor toplumumuz. Mesela çevrenizdeki radikal İslamcıya sorun: "Kur'an-ı Kerim'i okudun mu?" diye. İlk önce bir düşünür, sonra "Bakara'nın bilmem kaçıncı ayetinde kaldım en son." der. Ya da bir Marxist'e sorun: "Komünist Manifesto'yu okudun mu?" diye. Alacağınız cevap, ülkedeki ideoloji ve din üzerine hayatlarını endeksleyen insanların durumlarının ne kadar vahim olduğunu görmenizi sağlayacaktır.

Bu toplumda en çok ilgi çeken kitaplar maalesef din ve ideoloji üzerine yazılmıştır. Farkındaysanız best-seller denilen türleri hesaba bile katmadım. Bu yüzden birazdan incelemesini yapacağım "Profesör Y ile Konuşmalar" isimli kitap pek ilgi çekici gelmeyecektir birçok arkadaşım için. Ama gerçekten kitap kurtları olan arkadaşlarımın yararlanabileceği bir inceleme olacaktır. Sosyal mesajımı fazla uzun tutmayıp incelemeye başlıyorum. Zamanınızı çalmama dileğiyle...

Louis-Ferdinand Céline, Fransız edebiyatı için bir dönüm noktasıdır dersek yanlış olmaz. Çünkü bütün edebiyatlarda "ilk"ler dönüm noktasıdır. Mesela Miguel de Cervantes Saavedra, Don Quijote'u yazdığında dünya edebiyatını sarsmıştır. Roman denilen tür ortaya çıkmış ve edebiyatta şiir ve tiyatronun hakimiyetini kırmıştır. O zamana kadar nasirler sanatçı yerine konulmazdı bile. Fakat Don Quijote'tan sonra ortaya çıkan romancılar, sanatçının belki de en önemli görevlerinden birisi olan "farkındalık yaratma"yı şairlerden daha iyi yerine getirir olmuşlardır. Çünkü roman, sanatçıya herhangi bir zincir takmaz. Son derece hürdür sanatçı roman yazarken. Kendini daha iyi ifade eder.

Peki Ferdinand Céline'in Fransız edebiyatında oluşturduğu dönüm noktası nedir? Romana argoyu sokan ilk sanatçıdır. Bu dönüm noktasını da "Profesör Y ile Konuşmalar" isimli kitabında oluşturuyor. Bu romanın aslında ne kadar önemli olduğunu anlatmak için bile yeter.

Bu kitabı değerli kılan başka bir şey ise büyük bir cüretle yazılmış olamasıdır. Saçma sapan polisiye romanların rağbet gördüğü zamandır, Céline'in yazdığı zamanlar. "Toplumun ve entelektüellerin(!) bu polisiye romanlar dışında yazılanlara sırt çevirdiği zamanlar" desek, Céline'in cüretini daha iyi anlarız. Çünkü Céline bu romanında, bu tip romanları "cilalı" olarak anlatacak, yerden yere vuracak, hatta döneminde 100.000.000 satan romanın iki kızkardeş yazarını yerin dibine sokacak, hatta "cilalı" yazanlara açık açık küfredecek. Ve Céline, asla bir sanatçının yapmayacağı şeyi yapacak: bütün sırlarını ortaya koyacak. Hatta detaylı bir şekilde üslubunu anlatacak.

Céline, zamanında değer görmemiş bir sanatçıdır. Bu romanın altından şu anlamı da çıkarmak pek zor olmayacak: "'Cilalı' eserler unutulup ben konuşulacağım.". Céline'in bu öngörüsü tutmuştur. Delly kardeşlerin 100.000.000 üzerinde satan kitabı üzerine konuşan entelektüel kalmamıştır günümüzde. Ama Céline'e hak ettiği değer, günümüzde verilmektedir. (Bunun açık bir göstergesi, YKY'nin Kâzım Taşkent Klasikler Dizisi gibi saygın seride çevirmesi.)

Bu kitabı değerli kılan çok fazla husus var. Türkiye gibi gelişmemiş ülkelerde çok fazla değer gören best-seller kitaplara bir eleştiri niteliğindedir. Hatta popüler kültüre indirilmiş bir "Raskolnikov" baltasıdır. Yediği kaba "sıçan"lara vurulmuş bir darbedir. Toscanini gibi, Beethoven eserlerini tekrar seslendiren ve fakat kendisini Beethoven'dan daha yüce gören insanları direkt hedef alan bir eserdir. Bu yüzden, Türkiye gibi popüler kültürün etkisi altında yaşayan ülkelerde daha bir kıymetlidir bu kitap.

Türkiye'de yaşıyorsanız, sürekli best-seller okuyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Çünkü okuduğunuz o "cilalı" eserlerin aslında ne kadar saçma olduğunu görmeniz açısından size elli yıl önce gönderilmiş bir ışık mahiyetindedir bu kitap. Sadece edebiyatta değil, diğer sanatsal faaliyetlerde de popüler kültürün aslında ne kadar temelsiz ve geçici olduğunu görmeniz açısından da faydalı olacaktır.
ataç ikon Profesör Y ile Konuşmalar
kitaba 10 verdi
6 beğen · 0 yorum
Umut Kalkan

Umut Kalkan

@umutkalkan986

... Ve O Hiçbir Şey Demedi. (und Sagte kein Einziges Wort)

Nobel Ödüllü bir kitap… Belki de aldığı Nobel Ödülü'nü nadir hak eden kitaplardan. Okuyanların hayatını gerçekten etkileyebilecek bir kitap. İnsanın içini sızlatabilecek; insana kocaman ve bol bir şekilde gözyaşı döktürebilecek bir kitap. Çünkü yoksulların en zengin olduğu şey gözyaşıdır. Arabesk ögelere yer vermeden de yoksulluğun anlatılabileceğini göstermiş bir kitap. Heinrich Böll’ün diğer kitaplarına nazaran daha az bilineni fakat en güzeli.

Romanın iki başkahramanı var. Fred ve Kaete. bir bölüm Fred, bir bölüm Kaete şeklinde ilerliyor kitap. Burada Heinrich Böll’ün empati yeteneğinin ne kadar üst seviyelerde olduğunu da görebiliriz. Çünkü bir erkek için bir kadını, özellikle de bir anneyi, bu annenin verdiği -yoksulluk içerisinde- çocuk yetiştirme mücadelesini, belki de en zoru olan; bir annenin beslediği aşkı ve bu aşka yabancılaşmasını tasvir etmek gerçekten çok zordur. Heinrch Böll öylesine bir tasvir ediyor ki sanki kaete’nin bölümlerini bir kadın yazmış hissediyorsunuz.

Romanın iki konusu var: yoksulluk ve II. Dünya Savaşı sonrası dinin hayattan uzaklaşması.

En başta da söylediğim gibi arabesk bir şekilde anlatılmıyor yoksulluk. Çok değişik boyutlarda anlatılıyor. Kumar makinesinde kaybettiği her meteliğe üzülmek, bir yoksulun yapacağı iştir. Çünkü zengin olan adam pek umursamaz. Yazar bunu gözden kaçırmayarak, hatta daha da trajik bir hâle getirerek, diğer yoksul insanların umutsuzca kumar makinelerinin önünde uyumasını insanın gözüne sokuyor. Fred’in Kaete ile buluşmak için zaten kısıtlı miktardaki parasını, 1 yıldızlı bile denmeyecek otele vermesi ise yoksul insanların sevgiye daha çok değer verdiğinin kanıtı olarak ortaya çıkıyor.

Fred’in bir yürüyüşte çocuklarının o hâlini gördükten sonra ağzından şu üç kelimenin dökülmesi ise, insanın ağlamama sınırını aşmasına sebep oluyor:

Anlamıştım, yoksulduk biz…

Aynı şekilde Kaete de Fred kadar derinlemesine tahlil edilmiş bir karakter. Belki de fred’ten bile daha etkileyici… Fred ailesinden uzakta yaşadığı için, belki de en zor görev Kaete’ye düşüyor: Diğer insanlarla muhattap olmak. Çocuklarına kızan, görgüsüzce mal varlıklarını sayan, Noel kutlamalarında küçük gören ev sahipleriyle muhattap olmak zorunda kalmak ve tüm bu aşağılamalara rağmen yılmadan mücadeleyi sürdürmek…

Belki de kitabın en etkileyici bölümü olan otel odasındaki Fred ile Kaete’nin karşılaşması. Kaete’nin aşkına yabancılaşması ve Fred’in Kaete’ye bir daha aşık olması. Kaete’nin Fred’i tanıyamaması, Fred’in Kaete’yi daha iyi tanımaya başlaması. Kaete susuyor, kaldığı yerden Fred devam ediyor. Fred susuyor, Kaete devam ediyor. İnsanın başını döndüren bir şiirsellik! Ağlatan, tebessüm ettiren ve tekrar ağlatan. Ağlamanın ayıp olmadığını gösteren bir kitap!

İkinci konusu ise, belki de kitabın asıl konusu, hayattan uzaklaşan dindir. Kitabın ana düşüncesi ise çok basittir: "Tanrı buyursun bizim hayatımıza gelsin". Yoksul evimize uğrasın, zenginlerin evlerini süsleyen o pahalı ikonlara uğradığı kadar… Tanrı ayrım yapmasın! Tanrı bizden uzakta olmasın!

Elbette bu cümlelerle, dönemin din algılayışını belirleyen “kilise” eleştirilmektedir. Çünkü “kilise” fakirlerin medet umduğu fakat zenginlerin kazandığı bir kurum hâline gelmişti savaştan sonra. İşte Heinrich Böll’ün ustaca eleştirdiği ve bu kitabı yazmasına sebebiyet veren şey budur. Bu kadar basit bir gözlemden böyle bir şaheser yaratmak da herkesin yapabileceği şey değildir. İşte “sanatçı” unvanını hak etmek bundan ibarettir.

Tabi ki çevirmenini de unutmamak gerekir. Behçet Necatigil gerçekten kitabı baştan sona tekrar yazmış gibi hissettiriyor. Her şeyden öte, anlatımın şiirselliğini ikiye katlıyor Necatigil’in çevirisi. Her yazar Heinrich Böll gibi şanslı olamıyor. Böyle bir çevirmen, yazar için en büyük ödüllerden birisidir.
ataç ikon Ve O Hiçbir Şey Demedi
kitaba 10 verdi
1 beğen · 0 yorum