up
ara
Doğum Tarihi : 5 Şubat Cuma 1982
Katılım Tarihi : 14 Ocak Pazar 2018 17:53 - 550 gün
Cinsiyet : Erkek
Şehir : Tunceli / Dersim / Türkiye (Turkey)
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Sürgün ülkesi insana şunu yapıyordu; sürgünde insanın içini kemiren hayati duygular, zaman içinde yok olup gidiyor, her şeyden geriye sadece pür hasret kalıyordu, çocukluk hayatına, oradan da mezara doğru giden bir hasret. İlk başlarda geçmiş yılların ardına düşen, geçmişin duygularını, anılarını yaşatan, sonra da Dicle üstünde sallanan bir sal misali olayların ve yenilginin kuşkusu ile esaret ve çaresizliğin endişeleri arasında gidip gelen, bazen vicdanın közü, bazen de intikam ateşiyle yanan ve en sonunda hayatın indirdiği sayısız darbelerle yorgun, küskün, kederli, biçare, sus pus olmuş ve yüreği, yıkılmış bir kalenin kalıntısı gibi, sessizliğin ebedi toprağına gömen bir hasret. İçinde ne zafer, ne yenilgi, ne direniş, ne de isyan barındıran, geçmişin anılarından başka sığınabilecek hiçbir şeyi olmayan, çok özel bir yurt ve mekan yaratan bir hasret. Ruhu çocukluk hayatından bir avaza, yüreği ebedi bir uykuya, hayatı ise sadece sessiz bir sese dönüştüren bir hasret.

İthaki Yayınları - Sayfa - 433
ataç ikon Dicle'nin Sürgünleri
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Evet oğlum seni dinliyorum, fakat hiç savaştan bahsetmiyorsun?
Ne diyeyim Mirim? Savaşta da bir şey değildim ben, hiçbir işe yaramayan bir şahit olmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu; size de hiç yardımım dokunmadı.
Savaşa şahitlik yapmak az şey mi oğlum? Eğer gerçekten de şahitlik yapmışsan ve eğer yaptığın o şahitliği özel kelimelerinle dile getirebilirsen, istediğin biçimde, sözünü ettiğin terbiyeye göre yaşadıklarımızdan bahsedip hayatımızın seslerinin kaybolmasını engelleyebilirsen, bundan daha büyük yardım mı olur bize?

İthaki Yayınları - Sayfa - 417
ataç ikon Dicle'nin Sürgünleri
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

24. Yılında Srebrenitsa  paylaşım fotoğrafı
24. Yılında Srebrenitsa
Boynu bükük, yaralı, acılarla yoğrulmuş esaret altındaki şehirler, ülkeler vardır. Ölüm kokusu, kan kokusu, anne karnında ölüdürülen doğmamış çocuklar; yıkık dökük harabe evlerde, babasız kalmış yavrular, kocasız kalmış kadınlar, evlatlarını kendi elleriyle gömmüş analar iyi bilirler savaşları, katliamları öncesini ve sonrasını. Zamanın, vahşet anlarının en kadim tanıklarıdır. 1915'te Ermenilerin kalbine saplanan hançerin, Nazi Almanyasında Yahudilerin yüreğine saplanan hançerin, Dersim'de Kürtlerin - Alevilerin kalbine saplanan hançeri, İsrail zalimliği altında ağır zulme maruz kalan Filistin halkına saplanan hançeri, hemen yanı başımızda, Cizre'de, Sur'da, Amed'de, Şırnakta, Hakkari'de kokmasın diye buzdolabına saklanan çocukların yüreğine saplanan hançeri, Ruanda'da kasap satırlarıyla doğranan Tutsilerin yüreğine saplanan hançeri, Suriye, Irak, Yemen...Ve tarihte bugün srebrenitsa'da boşnak halkının kalbine saplanan hançeri tutan eller farklı olsada beslendikleri yer aynıydı; ırkçılık, milliyetçilik, öteki düşmanlığı, din ve siyaseti, devletlerin resmi ideolojisi, anti demokratik uygulamalar ve emperyalist politikalar...Oralarda sadece insanlar gömülmedi; umutlar, hayaller, özlemlerde onlarla birlikte gömüldü, katledildi... Yüzyıl öncesinin İç ve dış savaşlarına, insanlık suçlarına, katliamlarına cılız seslerle verilen tepkilerin samimiyetsizliği, günümüzdeki sessizliktir. Geçmiş zamanlarda, geçmiş çağlarda yaşatılan yıkımlara kim olduğuna bakarak tepki vermenin utancı altında ezilirken, bugünkü katliamlara susmanın ötesinde, taraf olmayı başarabilmek nasıl bir cehalettir anlamak mümkün değil. Tıpkı birbirine benzeyen hem geçmişin felaketleri, hemde günümüzün felaketleri karşısındaki insanoğlunun tutarsızlığı ne yaman bir çelişki. Kimden ve kime olduğuna bakmadan geçmişte ve günümüzde yaşanan yıkımlardan ders çıkaran, sorunu kökünde derinlerinde en derinlerinde arayan insanların mücadelesinden UMUTLUYUM...Çünkü onlar bana yıkımlarda, zulümlerde yalnız olmadığımız gerçeğini anlatıyor, ezberlenmiş cümlelerin soğukluğunu, samimiyetsizliğini gösteriyor, emperyalist politikaların beslendiği zehrin sarıp sarmaladığı yığınların cehaletini ifşa ediyor, insanı insan yapan halleri güçlükle elde edebilen insanların vicdanlarına, akıllarına dokunabilmenin yollarını gösteriyor...Susmayın diyor çünkü siz sustukça her gün birileri nefretin kurbanı oluyor. Bizi öldüren bu sessizliktir diyen insanların seslerine kulak verin diyor. Felaketlerin, kıyımların, katliamların fitilini ateşleyen savaş politikalarının karşısında durun diyor.
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Bizim Sevgili Hastalığımız.
1990 yılına denk gelen bir Haziran gününde dört Dev-Sol militanı Gayrettepe’deki HZİ Vakfı’nın kapısını çaldı. Kapı açıldı. İçeriye giren militanlar vakıf çalışanlarını dışarı çıkardı. Duvarlara sloganlarını yazdıktan sonra el yapımı bir bombayı vakfa bırakıp çıktı. Eylemin ardından yayınlanan “Devrimci Sol-Silahlı Devrim Birlikleri” imzalı bildiride “Amerikan ilaç tekellerinin hizmetinde çalışan ve CIA tarafından finanse edilen HZİ Vakfı, örgütümüz tarafından basıldı ve tahrip edildi” deniyordu.

HZİ Vakfı pek bilinen bir kuruluş değildi. Haberini yapan gazeteciler bile şaşırmıştı vakfın hedef alınmasına. Kurucularından Prof. Dr. Turan İtil de pek tanınmış bir isim değildi. Diğer kurucu Prof. Dr. Muazzez İlmiye Çığ herkesin malumuydu. Malum olmayan iki profesörün kardeş olduğuydu. Yönettikleri vakfın 12 Eylül karanlığında cezaevlerinde üstlendiği uğursuz rol de öyle...

“HZİ”, Hatice Zahit İtil’in baş harfleri. Hatice Zahit Hanım, Prof. Dr. Turan İtil ve Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın anneleri. “Nöropsikiyatri” alanında faaliyet gösteren bir vakıftı bu. Haliyle yükün çoğu küçük kardeş Turan’ın omuzlarındaydı.

Küçük kardeş Turan pek hazırlıklı ve donanımlıydı; vakıf adına 12 Eylül’ün en karanlık yıllarında generallerin teşvikiyle Mamak, Metris, Erzurum gibi siyasi tutuklu ve hükümlülerin çoğunlukta olduğu toplama kamplarında solcular üzerinde farmakolojik deneyler yaptı. Hatta seçilen bazı mahkumlar adı geçen vakfa taşındı, burada da “bilimsel” deneylere tabi tutuldu. Vakfa yakın oturan site sakinleri kafalarında tuhaf başlıklar ve kablolar olan insanlar gördüklerini söylüyorlardı. Vakfın kurbanları deneylerin farmakoloji ile sınırlı olmadığını; hipnoz, beyin fizyolojisi, elektromanyetizma gibi “zihin kontrolü” ile alakalı alanları kapsadığını söylüyorlardı. Belli ki o karanlıkta fizik ile fizikötesi arasındaki sınır kolayca aşılmıştı.

Milli Güvenlik Konseyi emriyle cezaevlerinde yürütülen bu çalışmalara katılan bir isim daha vardı. 12 Eylül cuntasına yakınlığı ile meşhur Prof. Dr. Ayhan Songar hem bağımsız olarak Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümünde, hem de HZİ Vakfı bünyesindeki çalışmalara katılıyordu. Hep birlikte “insanlardaki komünist eğilimlerin tedavi edilebilir bir hastalık olduğunu” ispatlamaya çalışıyorlardı.

Prof. Turan İtil bombalama eyleminden sonra, biraz da ülkedeki karanlığın dağılmakta olduğunu fark ederek vakfın kapısına kilit vurup ABD’nin yolunu tuttu. O gidince cezaevlerine yönelik çalışmaları Ayhan Songar yürüttü. Amerikan menşeli birtakım ilaçlar solcular üzerinde deneyerek, tutsakları rızası dışında elektro-fizyolojik çalışmalara dahil ederek birtakım deneyler yoluyla beyinde komünistliğe neden olan bir hastalık odağı aradılar. Bulamadıklarını biliyoruz.

@ortotoxic” adlı bir sosyal medya kullanıcısı hatırlattı; Komünizmi bir hastalık olarak gören psikiyatrik yaklaşımı Naziler geliştirmişti. Naziler bu “hastalığı” tedavi etmek için itlaf ve kısırlaştırma yöntemlerini denediler. Bu yöntemler yetersiz kalınca lobotomi yoluyla deneklerden uysal hayvanlar yaratmaya giriştiler. Sovyetler Birliği savaştan etki alanını genişleterek çıkınca yöntemleri Amerikalılar devraldı, geliştirmeye çalıştı.

HZİ Vakfı’nın kurucusu Turan İtil, o korkunç işlerin tam ortasından Türkiye’ye fırlatılmıştı. Ayhan Songar ise ülkenin yerli ve milli karanlığı “Türk-İslam Sentezi”nin ürünüydü.12 Eylül generallerinin bu ikiliyi teşhis etmesini ve kullanmasını asla rastlantı sayamayız.

***

Haklarını verelim: Ayhan Songar’ın tersine, Turan İtil sıradan bir farmakolog, alelade bir akademisyen değildi. Dünya çapında araştırmalara, buluşlara, patentlere imza atmış, ABD’de yabancıların ulaşamayacağı haklar elde etmişti.

Şaşırtıcı bir biyografisi var haliyle. Nazi Almanya’sının şerrinden kaçıp Türkiye’ye sığınan Yahudi kökenli bilim insanlarından Ord. Prof. Dr. Philipp Schwart’ın öğrencisi. Bu ilişki ona 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya’da çalışma fırsatı verdi. 1960’lı yılların başında Almanya’da Erlangen-Nürnberg Üniversitesi’nde doçent oldu ve Nöropsikiyatri Bölümünde başhekimlik yaptı. O yıllarda St. Louis Missouri Üniversitesine davet edildi. 1974’e kadar araştırmalarını burada sürdürdü. 1975’te davet edildiği New York Tıp Koleji’nde Biyolojik Psikiyatri Başkanı olarak 15 yıl görev yaptı. Amerikan Hava Kuvvetleri ve Missouri Üniversitesi Psikiyatri Enstitüsü bünyesinde LSD üzerine araştırma birimlerine öncülük etti. Amerikan Ordusu ile birlikte çalıştı, NATO ile sıkı iş birliği yaptı. Dahil olduğu ve destek verdiği projeler arasında CIA destekli meşhur “Zihin Kontrol Programları” da var.

Ardından kendi vakfını kurdu, araştırmalarını orada sürdürdü. Fakat Amerika’da ayaklanan gençler vakfına sıkıntı çıkarıyor, protesto ediyor, imkân bulursa yakıp yıkıyordu. Vakfı Türkiye’ye taşımaya karar verdi, burada daha özgür olacaktı. 1971’de Gayrettepe’de kurulan HZİ Nöropsikiyatri Vakfı, New York’taki HZI Research Center’ın bir şubesiydi.

12 Eylül’ün çok yakında ülkeyi onun için koca bir laboratuvara dönüştüreceğini tahmin ediyor muydu bilinmez. O laboratuvarda bulduklarını sır gibi sakladı. Bulgularının bir kısmını 1983’te İstanbul’da yapılan bir seminerde “özel davetlilerle” paylaşmıştı sadece. O özel davetliler seminerden öğrendikleri bilgilere dayanarak cezaevlerinde “Mamak Modeli”ni uygulamaya karar verdi. Koğuş sisteminden hücre sistemine geçildi. Zekâ dereceleri düşük olanların yeniden topluma kazandırılması için tedrici af yoluna gidildi. Sağcı ve solcu tutsaklar aynı koğuşa atıldı, disiplin arttırıldı. “Atatürk ilke ve inkılapları” eksenli bir eğitim yürürlüğe konuldu. İradeleri kırmak için bütün cezaevleri işkence hanelere dönüştürüldü.

Kahramanımız ünleniyordu. 1983’de CIA’nin Uluslararası Dış Politika Enstitüsü ve HZİ Vakfı ortaklığında “Uluslararası Terörün Çağdaş Yönleri” adlı bir seminer düzenlendi. Katılımcılar arasında Turan İtil’in dostu CIA İstasyon Şefi Paul Henze, Orgeneral Necdet Öztorun, Vali Nevzat Ayaz vardı. 1985’te “Türkiye’de Teröristlerin Rehabilitasyonu Uluslararası Sempozyumu”nu düzenledi. Henze yine onur konuğuydu.

Songar ekolünden gelen “Psikiyatrist” Prof. Nevzat Tarhan, sonuçları kamuoyundan gizlenen bu araştırmayla ilgili olarak Prof. Songar’ın dost sohbetlerinde “Araştırmanın sonuçlarına göre sağcılar geri zekalı, solcularsa anti-sosyal ve psikopat çıktı” dediğini itiraf etti. Büyük keşiftir. Geri zekalılığın tedavisi yoktur ama anti-sosyallik ve psikopatlık tedavi edilebilir!


1990’daki o Dev-Sol baskını küçük bir yol kazasıydı. Sonra Turan İtil de karanlık vakfı da çabucak unutuldu. Ayhan Songar saygın bir bilim insanına dönüştü. Fakat kurbanlar hayattaydı ve ara sıra hatırlama eğilimi gösteriyorlardı. “Ülkücü” Muhsin Yazıcıoğlu ekibinden Recep Küçükizsiz cezaevinden çıkıp uzun yıllar yurtdışında kaçak yaşadıktan sonra 2011 yılında ülkeye döndü. Bir gün unutmak istediği Mamak’ın beyaz önlüklü Mengelesi umulmadık bir yerde karşısına dikildi. Televizyonda bilirkişiydi Dr. Mengele. Aradan geçen onca yıla rağmen Prof. Dr. Turan İtil’i hemen tanıdı ve soluğu mahkemede aldı. Binlerce kurbanı olan Prof. İtil böylece ilk kez resmi soruşturmanın konusu oldu. Bunun dışında hakkında tek bir soruşturma açılmamıştı. Niye açılsın? Turan İtil bu düzenin ta kendisidir.

Emperyalizmin kanlı laboratuvarlarında bir ömür geçiren kahramanımız 2014’te 90 yaşında öldü. Karanlık bir hayat sürdü, karanlığa gömüldü.



Aralarında Nobel ödüllüler de var, Amerika’da yetişip ülkeye dönen “bilim insanları”nın çoğunun anti-sosyal olduklarını ve psikopat göründüklerini fark edince şaşırmıştım. Sonuncusu ödülünü alıp ülkeye dönünce ne yapacağını şaşırdı; Genelkurmay’dan çıkıp Anıtkabir'e koştu, oradan MHP’ye uğradı. BBP’de çayını içtikten sonra Beştepe’de aile fotoğrafı çektirdi. Dediğine göre Atatürkçüydü. İzleyenler, onun bir psikopat mı yoksa bir geri zekalı mı olduğunu anlayamadı. Amerikan laboratuvarı efektidir.

O karanlıkta ne bulabilirler ki? Beş bin kişi üzerinde “araştırma” yapan Prof. Dr. Turan İtil de vaktiyle bir dergide derin bulgularını şöyle anlatmıştı: “Bunların elinde olmayan bir şey var, içgüdüleri var, bunu anlayabilmek için iki tanesini görmeniz kâfi, üç taneye gerek yok. Öyle bir şey ki bunlar, buluttan nem kapan insanlar, kendileri de bilmiyorlar, kontrol edilemeyen bir kızgınlıkları var. Terörist olmasalardı da katil olurlardı… Biz bunların bilgisayar programcısı yapılmasını önerdik. Bir de en iyi ilaç yaştır. Kimse 40 yaşından sonra terörist olmaz. O halde kırka kadar beklemek gerek. 40 yaşına kadar içeride tutulmaları gerekir. Pahalı bir yöntem ama idamdan daha iyi.”

Bulguları budur. Fakat bizim bu tarihten damıttığımız bulgu daha sağlamdır. Antikomünizm bir hastalık değildir, egemen sınıfın doğal refleksidir. Bununla birlikte bulaşıcıdır, bünyesi zayıf olanlarda beyne yerleşir, tahrip eder, ahmaklaştırır. Sonuç ortada…

Daha önce yazmıştık, tekrar edelim: Komünizm kapitalizmin ortasında insan kalma mücadelesidir. Haliyle ortadan kaldırmak için insanın insan yanını silmeniz gerekir. Tarihleri gösteriyor ki bu da imkânsız bir iştir. Onun için bu yola heves edenler deneklerinin değil sadece kendilerinin insanlığını silebiliyor. İlaç, LSD, işkence hepsi hikâye: insanı insanlıktan çıkarmanın tek yolu antikomünizm bulaştırmaktır.

Komünizme gelince; bu bizim sevgili hastalığımızdır, kimseye yedirmeyiz!


Orhan Gökdemir.

Konuyla ilgili bir yorum yazmak isterken, tarih ile ilgili paylaşımların altına konulan '' politika kural dışıdır ''diye aptalca bir madde konulduğunun farkına varıp yazmaktan vazgeçtim. Yorumsuz...
2 yorum
Gökdeniz mert (@pote)
Bu konu ile kaynakları nereden edindiniz kaynakları link olarak paylaşırsanız bizde karşılaştırma yapa biliriz . Ivır zıvır paylaşımlar arasın da ! İşte okuna bilcek tartışa bilecek bir paylaşım . Görüşlerinize katılmasam da ! İdeolojik siyasi tarihe ve ülkemizin geçmiş yaralarına bir bakış olduğu için ? Bu konuda yazılarınızın devamını görmek isterim .sahte solcuların koministlerin ateistlerin cirit attığı bu platforma ! Gerçek ile sahte arasında ki farkı insanların anlaması ? İçin bizlerin olması gerek “ paylaşım için teşekkürler.
10.07.19 beğen 1 cevap
Samet Yıldırım (@sametyildirim38)
Bu tür konulara ben de meraklıyım kaynak önerebilirseniz sevinirim
10.07.19 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Hiç Muhlis Akarsu dinlediniz mi?

https://www.youtube.com/w...h?v=tA3TKr-_Oks

Ya Asım Bezirci'den şiir?

https://www.youtube.com/w...h?v=Gm3uIEGpNwk

Metin Altıok'u biliyorsunuzdur mutlaka.

https://www.youtube.com/w...h?v=amndDY4f4qU

Aşk olsun size Behçet Aysan'ı da mı bilmiyorsunuz?

https://www.youtube.com/w...h?v=OxFzlWuun9g

Hani şu Ruhumda sızı diye bir türkü vardır, çukur dizisinden öğrenilen ama söz ve müziğinin Nesimi Çimene ait olduğu pek bilinmeyen. Hatırladınız mı Nesim'i Çimeni?

https://www.youtube.com/w...h?v=zJUQBG8LWug

Ya Hasret Gültekin ?

https://www.youtube.com/w...h?v=nK22KxHJ74U

Asaf Koçak'ın karikatürlerine hiç baktınız mı?

'' Beni öldürebilir ama çizgilerimi asla. ''

Az daha unutuyordum Edibe Sulariyi

https://www.youtube.com/w...h?v=m-GKQmnk710


Hatırlayamadınız mı aşk olsun size.

Hani “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” demişlerdi ya o günlerde...

Hani zaman aşımı kararı verilmesini “'Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. '' diye duyurmuşlardı ya bugünlerde...

Hani şu insanları diri diri yakanların savunmasını zamanında yapan ve bugünlerde kimisini malum partiden bakan, kimisini Isparta, kimisini Tokat, kimisini Konya, kimisini Afyon, Kimisini Maraş milletvekili yaptığınız. Bir çoğunu Belediye başkanları, il başkanları yaptığınız! Ve yine aynı partinin oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi yaptığınız.

Hani 1 - 4 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin çağrısıyla Pir Sultan Abdal etkinliklerinin dördüncüsü düzenlenecekti ya...

Hani kimisi yazar, kimisi edebiyat eleştirmeni, kimisi sanatçı, kimisi şair, 35 can var ya ağzınızdan salyalar akarak diri diri yaktığınız.

Pisliğinizde boğulun...
1 yorum
lila (@nenuphar)
Eserleriyle yaşama güzellik katmaya devam edeceklerdi gericiler tarafından yakılmasalardı… Unutmadık, unutmayacağız 35 canı.
01.07.19 beğen 3 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Yaşar Kemal'in eserlerinde dram vardır, hüzün vardır, acı vardır, zulüm vardır, yoksulluk vardır en önemlisi insanlığa bu zulmü reva görenlere karşı bir direniş, bir başkaldırı vardır. Severek okuduğum bir çok yazarın bana göre en büyük eksiği ; acıyı, yoksulluğu tarif eder, trajediyi gösterir, zulmü anlatır, hayatı en dipte yaşayan insanları dramatize eder, okurken gözlerimizden yaşlar akıtır, ama getirir bu insanları yine gücün kucağına bırakır, herhangi bir çıkış yaratmaz. Yaşar Kemalin eserlerinde en çok bunu seviyorum acıyı tarif edip bırakmaz, karakterlerini zulme karşı direnişe geçir. Hesap sordurur, bedel ödettirir. Umutsuzluk yasak der, en son anına kadar umudu diri tutar. Kadınları kadın gibi kadındır, evcil kadın tanımından ziyade zulme karşı direnişte mücadelenin içine alır, kıçını kırdırıp evinde oturtmaz, o kadınlar umut olur, yol gösterici olur, karanlığa yakılan birer meşaledir. Çocuklar onun eserlerinde çocuk değildir, acılarla harmanlanmış yüreklerinde bir kor ateş vardır, bu ateşi salanları yakacağı anı bekler. Dağlar, taşlar, börtü böcek, uçan kuşlar, yağan yağmurlar namerde sırt çevirir, yiğidi korur alır bağrına basar vermez zalime...

Bu çocuklardan biri Çakırcalı Memed Efedir. Babası dağlardan Osmanlıyla anlaşma yaparak inmiş bir efedir. Henüz çocukken gözleri önünde katledilmiştir babası. Anası ağıtlar yakmış '' demedim mi sana Osmanlıya güven olmaz '' diyerek göz yaşı dökmüş, sitem etmiştir. Memedi kanatlarının altına alıp babasızlığı unutturmaya çalışmıştır. En derin yaralarımızı göstermesek de bunu yine en derinden hissedebilen analarımız, nasırlı elleriyle tarlada çapa yapan analarımız, giymeyen giydiren, yemeyen yediren, çocukları üzülmesin diye gizli gizli ağlayan analarımız... Gözleri önünde alçakça katledilen babasını bir çocuğa unutturmak bir yere kadar mümkündür ama o çocuk bir şeyleri anlayabilecek yaşa geldiği zaman maalesef orada analarda çaresiz kalır. Alır eline mavzerini, biner atına, sürer dağlara... Ağaların, beylerin, çalıkakıcıların kan kusturduğu köylülerin imdadına Hızır gibi yetişir. Ağadan, Beyden alır gariban halka verir, evlenemeyen genç kızların çeyizi, erkeklerin başlık parası, yoksulun sofrası olur. Halk bağrına basar Çakırcalıyı, kavgalısı, aşa ekmeğe ihtiyacı olanı, kız kaçıranı Çakırcalıya gelir; Çakırcalı bir mahkeme, Çakırcalı maliye, Çakırcalı doktor, Çakırcalı adalet, Çakırcalı ilaç olur... Sarayın, derebeylerin, zaptiyelerin bir numaralı düşmanı, korkulu rüyası olur. Dağları sevmez Çakırcalı Efe, kendini dağlara sürükleyen nedenlere sitem eder, anasının bacaklarının arasına silah sokup zulüm eden babasının katili Hasan çavuşu, yedi mecidiye karşılığında kendini satanları öldürmek zorunda kalışına içerler. Halkın üstünde bir ölüm, zulüm makinasına dönmüş Osmanlı, Çakırcalı Memed Efeyle defalarca anlaşma yapar, ama Osmanlıda hinlik bitmez her seferinde kendisini öldürmek için düze indirildiğini anlar, tıpkı babasına yapıldığı gibi.

Dağlarda iki çeşit eşkiya vardır; şehirdeki ağaların hizmetine çalışıp yoksul halk üzerinde baskı aracına dönüşmüş, zulmeden, kadın kaçıran eşkiyalar, hükümet gibi bunlarda Çakırcalı Efeye düşmandır. Çünkü Çakırcalı kimseye boyun eğmez, bu eşkiyaların tam tersi bir karakterdir, zalim ağalardan, onların tetikçisi eşkiyalardan alıp yoksula dağıtır, kimsenin tetikçisi olmaz.

İnce Memedlerin, Çakırcalı Efelerin, Hürü anların, Hatçe kadınların, Kürt Hacı Mustafaların, Topal Alinin, Çoban Memedin, sesleri kulaklarımızda, ağıtları dilimizde, acıları yüreğimizde, kavgaları kavgamızda. Zulüm varsa tarih buna karşı koyanları yaratmıştır, insanlığın ilk günlerinden buyana. '' Efelik Egede kökü ta ötelere, derine dayanan bir gelenekti. Osmanlıdan, Bizanstan daha eski. Belki de bu dağlar dağ olalı zeybeksiz kalmamıştı.'' ( s 21 ) Ne çok ihtiyacımız var Çakırcalı Efelere, İnce Memed'lere.
ataç ikon Çakırcalı Efe
kitaba puan vermedi
6 yorum
lila (@nenuphar)
İncelemeni okuyunca halkın sevip bağrına bastığı zalimin karşısında olan Çakırcalı Efe’yi tanımak istedim. Yaşar Kemal onun hikayesini yazarken onu öldüren birliğin kumandanının tuttuğu defterlerdeki notlardan faydalandığını okudum. Yorumundan Yaşar Kemal’in okunması gereken bir kitabı olduğu anlaşılıyor, not aldım dostum. Kalemine sağlık.
08.10.18 beğen 2 cevap
lila (@nenuphar)
Çok emek vererek yazmış Yaşar Kemal. Çakırcalı Efe’nin günümüzde tanınmasını sağlamış, roman tiyatro oyunu olarak da uyarlanıp sahnelenmiş. Biraz daha bilgi bulabilir miyim diye araştırırken kitabın pdf dosyasını buldum. Okumak isteyenler için buraya ekleyeyim. https://media.turuz.com/h...l-2014-183s.pdf - 3 dk
09.10.18 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

SPOİLER İÇERİR
Yaşar Kemal güzel bir doğa ve tarih gezisine çıkarıyor okuyucuyu kitabın ilk satırlarında. Sarp, asi Anavraza ovasından kayalıklarına, kalesine, yönümüzü Güneye döndüğümüzde Hemite dağının tepesi, kuzeyde Kadirli, çıplak ama yemyeşil Sülemiş tepesi, Anavraza ovasının kuzeybatısı Kozan yolu, az ötesinde Aslanlı köyü, Akdenize doğru Dumlukale. Anavraza ovasındaki köylerden birisi de Vayvay köyüdür. Toprağı verimlidir. İnsanı yiğittir. Dostu düşmanı iyi tanır. Kimini saklar kimini kovar. Ne zulüm, ne hükümet, ne ağaların türettiği eşkiyalar bu koca yürekli köylüyü baş eğdirip de köylerinden kovamıyorlar. Safa Beyin karşısında kocaman bir engeldir. Safa Bey bir ağadır. Dağlarda eşikiyası, arkasında hükümeti, kaymakamı, valisi, candarması, yalakası. Hepsi bir olmuş direnen Vayvay köyünü kovmak, toprağını ele geçirmek adına bir zulüm makinasına dönmüşlerdir. Genç kızlar kaçırılır, köyler ateşe verilir, hayvanlar öldürülür.

Serinin ilk kitabında zalimlikte sınır tanımayan, Abdi ağa ölmüştü. İnce Memed meydana topladığı köy halkına '' '' abdi Ağa yok artık. Elinizdeki öküzler sizindir. Ortakçılık, mortakçılık yok.Tarlalar da sizindir. Ekin ekebildiğiniz kadar. Ben dağda oldukça, bu böyle sürüp gidecek. '' demişti. Gerçekten de öyle olur. Köylü derin bir nefes almış, halaylar kurulmuş, çakırdikenliği ateşe verilmiş, kendisi ekmiş kendisi kazanmış mutlu mesut yaşayıp gitmişler. Ta ki Abdi ağanın kardeşi Kel Hamza ortalığa çıkana kadar. Gelen gideni aratır. Öyle ki bir kaç yıl boyunca mutlu mesut yaşayan köylünün elinde avucunda neyi var ne yok alır. Kara kış da açlığa mahkum eder köylüyü. Köy yoksullaşır, yoksullaştıkça boyun büker, siner, çaresizleşir, susar. Yaşlısı, genci, çalası, çocuğu, hükümetin uzatmalı çavuşunun zulmünde inim inim inler. Bunun sorumlusu olarak da İnce Memed tutulur. Abdi ağa öldüğünde Değirmenoluk köylüleri Memedi bağrına basarken, Kel Hamzanın daha bir acımasız olmasını karşısındaki çaresizlikle Memedi suçlu bulurlar.

Her köyün bir ağası, her ağanın hatta hükümetin dağda bir eşkiyası vardır. Bir de hepsine karşı olan ince Memed. Hepsi de İnce Memede karşıdır. Çünkü İnce Memed güçlünün değil haklının yanındadır. Ezenin değil, ezilenin yanındadır. Ağaların değil, köylünün yanındadır. İnce Memed de can bulur Hızır Paşaya teslim olmayan, Pir Sultan Abdalın sesi. Demirci Kawa'nın zalim Dehaka karşı direnişini görürsünüz İnce Memed de. Selçuklu zulmüne karşı isyana kalkan Baba İshak'tan geliyor bu direniş. "Sultanlar, padişahlar, hanlar bu namert dünyada egemen olduğu müddetçe ben Köroğluluktan vazgeçmeyeceğim" diyerek Bolu Beyine diz çökmeyen Köroğlun'dan tanırsınız ince Memedi. Ben sizin yalan ve hilelerinizle baş edemedim, bu bana dert oldu. Ama ben de sizin önünüzde diz çökmedim, bu da size dert olsun, diyen Seyid Rıza'dan tanırsınız İnce Memedi.

Yalan ve hileler zalimlerin sıkça başvurduğu yollardan biridir. İnce Memedi köylünün gözündeki itibarını zedeleyip köylünün safını değiştirip sömürmeye kaldıkları yerden devam edebilmek için bayağı bir iftiraya başvururlar. Örnek vermek gerekirse; '' Ağanın üç kızı varmış, on altı, on sekiz, yirmi üç yaşlarında. Önce on altı yaşındaki kızı yatırmış konağın ortasına. Babasının, anasının, kardeşlerinin gözleri önünde ırzına geçmiş. '' gibi yalanlarla itibarsızlaştırılmaya çalışılır İnce Memed.

Dağlardan inmiş Vayvay köyü bağrına basmıştır İnce Memedi. Dikenli köyünden bir Hürü ana vardır. Vayvay köyünden Kamer ana. Bir güvercinin yavrularını korurken ki çırpınışıyla koruyor İnce Memedi. Tepesine üşüşmüş akbabaların içinde yalnız olmadığını anlıyor. Koca Osman vardır lakabı gibi yüreği de kocaman. Topal Ali iz sürmekte üstüne yoktur. Ferhat hoca. Ve bu hikayenin içine sıkıştırılmış Seyran. O ne güzel bir aşk. Bir sevda ancak bu kadar güzel, duygular ancak bu kadar temiz, ancak bu kadar içten, ancak bu kadar gerçek anlatılabilirdi.

Ve şimdi ben haykırıyorum büyük bir mutlulukla Kel Hamza, Ali Safa Bey yok artık. Koca Osman zalime karşı direnmek haktır dese de Memed bu soruyu sormaktan kendini alamaz, Abdi gitti, Hamza geldi, Abdi gitti, Ali Safa geldi, Abdi gitti, Arif Saim geldi, bu hep böyle mi gidecek ? Zalimi öldürdüğünde yerine başka bir zalim mi gelecek ? Ağayı öldürürsün yerine başka bir ağa mı gelecek ? Bir daha öldürürsün bir daha mı gelecek ? Bakalım üçüncü kitabında bu soruların cevabını bulabilecek midir Memed.

Bazı karakterleri Kürt Cemal, Türkmen Ali, Kızılbaş Ahmet, Çerkez Mustafa, diye adlandırırken '' Ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız '' mesajını vermek istemiş olabilir mi Yaşar Kemal? '' Şu Ermeni çiftliğini bana devret.'' Başka bir sayfada '' Ermenilerin bırakıp gittikleri mahalle yıkıntıya yüz tutmuştu. '' Doğu Anadoludan göç etmiş Kürtler diyerek tarihsel bir derinlik kazandırmıştır eserine.

'' Yılanı küçükken ezmek gerek '' sözleri, ağaların her fırsatta vatanı, milleti, devleti, dini kullanarak ince Memed karşısında kendilerini savunmaları da günümüzün egemenlerinin dilinde hayat bulmuştur.

Feodaliteyi bitirsin yerine burjuvazi geçer. Ağa yerini patrona, maraba yerini işçiye bırakır. Sömürenin ve sömürülenin isimleri değişse de ne talan biter, ne zulüm biter, ne yoksulluk biter. Bu hep böyle mi gider?
ataç ikon İnce Memed - 2
kitaba 10 verdi
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

18.05.18

Omurgasızlık nedir?

'' Her biçimi alabilme durumu. '' olarak tanımlanıyor sözlükte. Bunu biraz açalım o vakit. Duruşu, menfaatlerine göre değişen insan tipidir. Belirli bir amaca ulaşmak için her şekle girebilir. Korkaktırlar, asla dik bir duruşları olmaz. Nabza göre şerbet vermeyi çok iyi becerirler. Asla kendileri olamazlar. Genelde güce taparlar. Belli bir güce ulaşmak için bayağı alçalırlar. Yumuşak bir hamur gibidirler, istediğiniz zaman istediğiniz şekle kolaylıkla sokabilirsiniz. Bayağıda yüzsüz olurlar, girdikleri her şekilde eleştiri aldıkları zaman bukalemun gibi renk değiştirerek bir sürüngene çok rahat dönüşürler. Çıkarları doğrultusunda dün dost bildiklerini bugün düşman, bugün düşman bildiklerini yarın dost bilebilirler. Eleştiri geldiği zaman Asena'dan daha iyi kıvırırlar. Bu tip insanlara hayatın her alanında denk gelebilirsiniz. Edebiyatta, siyasette, medyada, aydın diye tanımladığımız karanlığın mimarları arasında bolca vardır. Bunu da değişim olarak adlandırıp pişkin pişkin gülerek kendilerini aklamaya çalışacak kadarda alçaktırlar. Doğru vaktinde söylendiği zaman bir önem arz eder. Oysa dogmatik olmamak çok iyi bir şeydir. İnsan değişime ve gelişime açıktır. Ama omurgasızlık ve dogmatik olmayıp değişime ve gelişime açık olmak arasında çok büyük bir uçurum vardır. Dün alçaksın, hırsızsın, katilsin, soyguncusun dediğin biriyle, hiçbir değişim gerçekleşmeden kardeş olabilirsin.
Örn: Örnek cümle kurmayayım ama şu notu düşeyim, mideniz kaldırıyorsa her akşam televizyonu açıp bir kaç saat bakabilirsiniz. Omurgasız medyasını da, siyasetçisini de, aydınını da edebiyatçısını da bolca görürsünüz.
yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

yirmi, yirmi beş yaşlarında yedi genç bulmalarını istedim onlardan, ülke topraklarında yaşayan, fakat kendilerine özgü bir dilleri olan, değişik yörelerden, farklı gelenek ve göreneklerle yetişmiş yedi genç. Sözün gücüne inanmış, söze değer veren yedi genç; sözle haşır neşir, hikaye ve anlatıyı seven, kıskançlıktan, fesatlıktan, rekabetten ve düşmanlıktan uzak, sözü, içinde kin ve nefret barındıran bor bir hedefe ulaşmanın aracı veya inançları, din ve tarikatları, ekabir ve egemenleri yüceltme bahanesiyle onlara övgü düzen bir şey olarak değil de, aşkın, aydınlığın ve umudun sonsuz insani gücü olarak gören, biri Müslüman bir Kürt, biri Hıristiyan bir Keldani, biri Yezidi, biri Yahudi, biri Ermeni, biri Arap, biri de Türk olmak üzere, ülkenin ekmeğini yiyerek, suyundan içerek büyümüş yedi genç. Birbirlerine hiç benzemeyen, fakat sözün gücünde buluşan, hep beraber edebi söze kulak veren yedi genç; ülke toprağının damarlarından beslenmiş ve Dicle ile Fırat gibi, edebi sözün gücüyle ülke toprağının yollarını sulamayı becerebilen yedi genç.

İthaki Yayınları - Sayfa - 458
ataç ikon Dicle'nin Sürgünleri
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

eğer istediğin gibi bir dengebêj olsaydın, sözü nasıl örerdin? Neleri esas alırdın?
Berraklık ve sadelik Mirim, dedim hiç düşünmeden. Söz biz insanlar için vardır ve sözün birinci görevi bize, birbirimizi anlamamız için yardımcı olmaktır, söz olmadan haşa huzurdan, biz hayvanlara benzeriz. Her insan bir dil, her insan bir dünyadır, fakat söz bütün o insanları, dilleri ve dünyaları birbirine bağlar. Söz basit, berrak, sade, samimi, sıcak ve düzgünse, o vakit insanlar ve dünyalar arasında kurulan birlik de sağlam olur. Fakat aynı zamanda söz aldatıcıdır da, eğer söz kayıtsız şartsız bizi dinler diyecek olursak, doğru söylemiş olmayız, sözler sayısızdır ve insan onları her türlü, her biçimde kullanabilir. Yanlış ve ya eksik ya da fazla bir seçim, yanlış sonuçlar da doğurur; onların içinden en gerekli, en iyi ve en güzel olanlarını seçip bir araya getirmeliyiz.


İthaki Yayınları - Sayfa - 423
ataç ikon Dicle'nin Sürgünleri
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Artık her şey geride kaldığında, dünyanın bütün didişmeleri ve hayata ait bütün hesap kitaplar kapandığında, işte o zaman insan, çocukluk hayatının ardına düşüyor Bıro, dedi Mir çok alçak bir sesle bu kez pencereden dışarı bakarak. Dağlarımızı, yaylalarımızı, derelerimizi, nehirlerimizi, meralarımızı, kale ve sehrangahlarımızı çok özledim.

İthaki Yayınları - Sayfa - 412
ataç ikon Dicle'nin Sürgünleri
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

“ Benim adım Ali İsmail Korkmaz, 19 yaşındayım. Sivil görünümlü bazı adamlar üzerime sopayla saldırdılar. Başıma ve vücuduma vurdular. 38 gün komada kaldım kurtulamadım. Katillerim aramızda dolaşıyor. ''

“Vurmayın öldüm” dedi Ali… Vurdular… Ve sonra yine vurmaya devam ettiler.
“Arkadaşları dövdü” diyen Eskişehir Valisi vurdu Ali'ye
Ali hastanede ölümle pençeleşirken Başbakan “Polisimiz destan yazmıştır” diyerek tekme attı.
Vura vura öldürdüler. 19 yaşındaki bir çocuğu. Ve hala vuruyorlar. Davasını dörde ayırdılar… Güvenlik gerekçesiyle Kayseri'ye gönderdiler.
Bugün mahkemesi var Ali'nin. Ve 2 bin polis 2 TOMA ve bir helikopter güvenlik sağlamak için mahkemede hazır bulunacak.
Bir polis engelleyebilirdi oysa Ali'nin döve döve öldürülmesini. Şimdi 2 bin polis Ali'nin katilini korumak için güvenlik alacak.


Eskişehir'de 2 Haziran 2013 gecesi, gezi eylemine katıldıktan sonra gaz maskeli bir polis tarafından kovalandı.
Bir sokağa girdi. Sopa ve coplu 5-6 kişilik bir grup kafasına, sırtına, omuzuna ve bacaklarına vurdular ha vurdular.
38 gün komada kaldı.
10 Temmuz 2013'de beyin kanamasından hayatını kaybetti. '


Bunlar engerekler çiyanlardır demiş, Ahmed Arif. Emri ben verdim diyerek gururlananlar bilsin ki bu çocukların bildiği bir şey var, ve şimdi o şeyi binlerce çocuk biliyor...
5 yorum
Affinity (@biocide)
Canlıydın, ateş dolu ve şimdi de
ölmüş olsan da dirisin her zamankinden
görüyorsun, dosdoğru, uyanık yüreğini yurdunun
uyumayan şeyleri tetikte bekleyen
yeni bir güneş doğurmak için dünyanın üstünde

Böylece, geliyorsun, diri bir umutla
ayakta tuttuğun hep, bu gecede de
aşıp da denizi, her zamanki gibi uykusuz
ve tüfekleriyle Carrar Ana'nın
nişan alarak her zamanki gibi
ansızın kan saçan o korkunç gölgelere,
şafağın düşmanlarına, gün ışığının
ağu katanlara tatlı ekmeğimize.

Dönüşün, seçkin varlığın yanıbaşımda
bir ışın gibi görünüşün birdenbire
hep destek olsun bana yaşamımda...
10.07.19 beğen 6 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Fakat en kötü şey, isyan günlerine dair anlattıkları hikayelerdi; alay edip şakalaşarak birbirlerine Cizira Botan'da yaşadıkları anıları anlatıyorlardı; ırzına geçtikleri kadınları, burunlarını, kulaklarını, ellerini kestikleri delikanlıları, ölülerin kulaklarından yaptıkları tespihleri, süngüyle değiştikleri karınları, genç kızların bedenlerinden kopardıkları gögüsleri büyük bir övgüyle, bizim de duyacağımız bir sesle anlatıyorlardı. Diğerlerinden daha çok kulak, meme, burun, el, ayak kesmiş olanın sesi daha gür çıkıyordu. Cudi, Cilo, Gabar, Herekol, Nemrut dağları, Tiyar, Müks vadileri, Dicle, Zap, Habur nehirleri, Van, Urmiye gölleri, her yer onlar için birer insan avı mekanıydı, onlar avcı, o diyarlarda yaşayan insanlar da avdı. Tarih tekerrür ediyordu, zafer egemenleri tekrar avcı, mağlupları da av yapmıştı.

İthaki Yayınları - Sayfa - 254

Tarih tekerrür etmeye devam ediyor sevgili Mehmed, daha acımasızca. Panzerlerin gölgesinde büyüyen, top sesleriyle uyanan çocukların yüreğinde bombalar patlıyor. Henüz doğmamış çocukların yüreklerindeki nefret, ötekilerin üstünde yıkıma sebep. Ve izlemekle yetiniyorlar, sessiz, sedasız her şey sessizliğe bürünüyor bu anlarda. Sessizlik öylesine korkunç bir egemenlik sürdürüyor ki, direnişin kalbine indirilen hançerden daha çok can acıtıyor. Çocuklar ölüyor, panzerlerin arkasında ölü bedenler, analar, analarımızın cesetleri günlerce sokak köşelerinde kimsesizliğe terk ediliyor ve sessizlik egemenliğini sürdürmeye devam ediyor. Ümran düşünselin Deli recebi geliyor aklıma böylesi anlarda; '' vicdanı olan delirir, '' diyordu. Vicdanı olan delirmiyor, onu susturmak için o kadar çok sebepleri var ki...Diyor ya bir başka kitabında; '' isyanları hep bu kadere'' diye.
ataç ikon Dicle'nin Sürgünleri
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
0 yorum
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Değerli dost @nenupharın hediye etmiş olduğu Kırgın Çocuklar eserini bir kaç gün önce bitirmiştim. Aslında kitap hakkında bir şeyler yazmayacaktım, bugün fark ettim ki 19 Aralık...

Doğru vaktinde söylendiği zaman gerçek anlamını bulur. Oysa tarihimiz, büyük acılar yaşandığı zaman susan, acıları yaşatanların tarafında duran ya da sessizliğe gömülen aydınlar, gazeteciler yazarlar ve yığınlarla doludur. Aynı tarih bedel ödemeyi göze alarak korkmadan cesurca olayların üstüne gidebilen insanları da yaratmıştır. Bu tarihlerden biri de 19 Aralık 2000 'dir.
'' Hayata Dönüş Operasyonları. ''
Nasıl yazılır, nasıl anlatılır bilemedim. Bazı acılar vardır ki ne anlatabilecek cesareti bulabilirsiniz, ne de anlatmadan yapabilirsiniz. Aslında anlatmanın da çok bir faydası olacağını sanmıyorum. Yine de bir kaç kelam edelim henüz sol memenin altındaki cevahiri tamamıyla karartmamış canlılar, sadece canlı değil insan olduklarını da hatırlayabilirler belki.

F tiplerini ve tecritin insanlık dışı uygulamalarını protesto etmek için tutuklular 20 Ekim 2000 tarihinde cezaevlerinde ölüm orucuna yatarak ruhlarını açlıkla doyurup bedenini zulme karşı direnişe geçirir. İşkenceyle teslim alınamayan irade, yalnızlaştırma politikalarıyla teslim alınmaya çalışılır. Egemenler kendilerine karşı tehdit gördüğü şeyler karşısında daha ne kadar fazla acımasız olabilirler sorusunun cevabıdır Tecrit. Hapishane içinde hapishane yaratmak. Bir insana verilebilecek en büyük ceza o insanı özgürlüğünden mahrum etmektir. Hemen yanı başınızda kocaman bir koğuşta onlarca kişiyle kalabilme imkanı varken, iradenizi teslim alabilmek işkencelerin işe yaramadığını gören egemenler tek kişilik bir hücreye tıkar tutukluyu. Bir kaç metrekarelik alan içerisinde, karanlıkta, gökyüzüne, kitaba, yeşile kısacası insanı insan yapan bütün değerlere hasret keyfi bir şekilde günlerce kalabilirsiniz. Gardiyanların bile sesini duyamazsınız, yemeğinizi küçücük bir delikten içeri fırlatırlar. En çok da kitap ve gökyüzünü özlersin. Her taraf karanlık, ne kadar zaman geçerse geçsin geceyle gündüzü ayırt edemezsin, hiç gündüz yok hep gece. Kitaplara düşman olanlar tutukluya kitap bile vermezler. Okumuş olduğun kitapları düşünürsün, gözlerini kapatıp gökyüzünü hayal edip aklında kalan satırları tekrar ederek kitap okumaya çalışırsın. Aklından okumak demişti bir gün tecriti yaşamış olan bir tutuklu. O anlatmıştı bana. Belki insafa gelip bir tane kitap fırlatırlar içeriye. Okumaya kıyamazsın, bitmesin istersin, günde bir iki sayfadan fazla okumamak için kendinle mücadele edersin. Suskunlaşırsın, gözlerin dolar, hıçkıra hıçkıra içinde bulunduğun hiçliğe ağlamak istersin, yapamazsın. Göz kapakların müsaade etmez, ağız dolusu küfür etmek istersin içindeki volkanı patlatacak küfürleri bulamazsın. Oturursun bir köşeye, çekersin dizlerini çenene, sarılırsın diz kapaklarına, düşünürsün, düşünürsün, düşünürsün şakakların zonklar, yüreğin daralır, nefesin kesilir, bütün bedenin zangır zangır titrer, bir anda hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlarsın. Direncin kırılıp, iraden teslim alınmaya başlandığı yerde Nazım hikmet yardımına koşar;
'' İşte böyle Laz İsmail,
mesele esir düşmekte değil,
teslim olmamakta bütün mesele! '' der. Bir anda irkilir o sese kulak verirsin bütün direncin tek bir mısrayla geri gelir. Yaraların anında sarılır, teslim alınmaya ramak kalmış iraden canlanır, kim olduğunu, niçin burada olduğunu hatırlarsın. '' Rüyada değilsin, düzeni değiştirmek istediğin için seni bu hale getirdiler. Yerinden kalk ve kaldığın yerden tekrar başla. Neyi gerçekleştirmek istiyordun? Hatırlamaya çalış! '' Ve hatırlarsın. Sonra başlarsın Türkçe, Kürtçe, türküler - marşlar söylemeye, boğazın parçalanana, şakakları zonklayana kadar. Islık çalarsın mesela tam o anda Musa Anter gelir aklına. Hani ıslık çalarken, '' kes lan sesini Kürtçe ıslık çalmak yasak '' diyenlerin zavallılığına gülersin. Ağız dolusu gülersin, gökyüzü kadar gülersin, ormanlar kadar gülersin, denizler kadar gülersin. Gökkuşağına düşman olduklarını bildiğin için rengarenk gülersin. Delirirler, çıldırırlar, seni teslim alamayışlarının vermiş olduğu eziklikle daha bir saldırganlaşırlar. Acırsın, en çok da onlara acırsın...

İşte böyle, tecriti, F tiplerini, işkenceyi protesto etmek için ölüm orucuna yatan tutuklulara devletin şefkatli elleri uzanır. Türkiye'de bulunan 20 farklı cezaevinde ölüm orucuna yatan tutukluları hayata döndürüp yaşatmak için '' Hayata dönüş operasyonu'' yapılır. Asıl amaç direnişi kırmaktır. 30 kadar tutuklu hayata döndürülmek istenilirken öldürülür, 250 den fazla tutuklu ağır yaralanır, bir çoğu kurşunlanmış, çoğunun yüzünde ağır yanıklar vardır. Kimyasal kullanıldığına dair iddialar halen daha güncelliği korur. Çoğu tutuklu hakkında kamu malına zarar vermekten davalar açılır. Katliamın sorumluları ise ödüllendirir. Yıllar sonra asıl sorumlular hakkında en küçük bir dava açılmaz. '' 39 jandarma eri ve operasyona katılan Ankara Jandarma Özel Harekat’tan rütbeli askerler dahil 196 sanık hakkında dava açılır.

Aysel sağır gerçeklerden esinlenerek yazmış olduğu kırgın çocuklar kitabı operasyonlar sonrasında tutukluların yaşamış olduğu suskunluğa tutulan bir aynadır. Toplumsal hafızanın kör kuyularının, en derinlerden çıkarılmış bir ışıktır. Eser Gazeteci Suna ve tutuklu Ali üzerinden şekilleniyor. Bir yaraya dokunmak zorundaydım diyor Aysel Sağır dokundu ve kanattı. Bilemiyorum belki de tedavi etti. Belgesellerini izlerken, kitaplarını okurken nefesim kesilir, anlamsız bir daralma hissederim. Yutkunamam. '' Acının dili ya kulak patlatır ya sessizliğe gömer. '' çoğu sessizliğe gömülmüştür. Ölüm oruçlarında aklını yitirenler, yaralananlar, kolu kopanlar... Ne kadar kaçarsanız kaçın gerçek er ya da geç yakanıza yapışacaktır. İşte o zaman yüzleşmek zorunda kalacaksınız ve altında ezileceksiniz. Şiddet için programlanmış bir robot gibi bu vahşeti yaşatan insanlardan biriyle karşı karşıya gelip şu soruları sormak isterdim; Zindandaki insanları öldürmek, kurşunlamak, işkence etmek , yakmak nasıl bir şey? Üstünden yıllar geçmesine rağmen ne hissediyorsunuz? Akşam evinize gittiğinizde çocuklarınıza sevginizi nasıl aktarıyorsunuz? Çocuklarınızın saçlarını okşayabiliyor musunuz? Eşinizle sevişirken yaktığınız katlettiğiniz insanların cesetleri gözünüzün önüne gelmiyor mu? Mesela bir çiçeğe, gökyüzüne, ormanlara, denize bakabiliyor musunuz? Vicdanınızı rahatlatacak cevaplarınız mı var yoksa?

Konuyla ilgili özellikle bir başka kitap önermek istiyorum. Ahmet İbili - Canım Feda. https://www.neokur.com/kitap/171911/canim-feda Ahmet İbili 19 Aralık operasyonlarında Ümraniye cezaevindedir. Operasyonu kırmak, tecriti kaldırtmak, işkenceyi sonlandırtmak ve olası bir katliamı önlemek için birlikte kaldıkları arkadaşlarıyla bir karar alırlar. Herkes birinin ismini söyleyecektir ve ismi ilk söylenen kişi kendini yakarak feda eylemi gerçekleştirecektir. Ama maalesef kimse diğer yoldaşının ismini haykırmaz. Herkes kendi ismini haykırır. Sonra bir karar alınır ve Ahmet İbili '' " Herkes kendi adını yazıp bana versin, kura çekeceğim " der. Herkes kendi ismini yazar Ahmet Kurayı çeker ve belki de hayatının ilk hilesini yapar, avucunda sakladığı kağıtta kendi ismi yazıyordur ve kendi adını çeker. Yakar ateşi kendini feda eder.
ataç ikon Kırgın Çocuklar Mevsimi
kitaba puan vermedi
1 yorum
lila (@nenuphar)
Yaşanan acıların karşısında susmamış Aysel Sağır zamanın kuyusuna atılmış yaralarımızdan Hayata Dönüş’ün(!) çığlıklarını bize ulaştırmış. Bu çığlıkları duymak ve nedenini anlamak da zor değil eğer yüreğin kararmamışsa. Anlatmanın faydasız olacağını düşünme dostum “Gerçeği ve haklı şeyleri geçerlilik kazanıncaya kadar tekrar etmek, gereksiz bir şey sayılmaz.” diye yazmış Zweig buna inanıyorum ben. Tecriti o insanı hiçleştiren durumu anlattığın bölümü değil yaşamak okumanın bile verdiği çaresizlik, karamsarlık insanı boğuyor. Kalemine, yüreğine sağlık gerçekçi, sorgulatan bir inceleme.
19.12.18 beğen 2 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

13 Mayıs 1919 tarihinde Samsunda doğan Vedat Türkali, 2016 yılında hayata gözlerini yumdu. 97 yıllık bir ömre sığdırılan kitaplar ve yazdığı senaryolar. Darbeler gördü, darbelerin öncesi ve sonrasının siyasal atmosferinin topluma etkilerini kitaplarına yansıttı. 97 yıllık ömründe her dönemin bütün bilgisini kuşandı, tanıklık etti ve kalemini silahı yaptı. Hemen hemen her dönem hedef tahtasına konuldu. işkencelerde teslim alınmaya çalışıldı, alınamadı, yedi yıl hapis yattı. Çıktı ve kaldığı yerden anlatmaya yazmaya devam etti. İçinden çıktığı sınıfa sırtını dönmedi. Kalemini güce peşkeş çekmiş bir çok yazarın sıkça yaptığı bir savunma yolu vardır; '' Dönemin siyasal atmosferi yazmama müsaade etmiyordu.'' diye. Vedat Türkali bu atmosfere bakmadan gördüğünü yazmaya anlatmaya devam etti. Burjuvazinin içinden çıkmış, korkularının esiri olmuş, halka sırtını dönmüş, her dönemin mevcut iktidarının belirlemiş olduğu sınırlar çerçevesinde yazmış, çoğunluğu omurgasızlık yarışına girmiş, boyun eğmiş, diz çökmüş aydınları ve yazarları öylesine güzel anlatmış ki. Bugünlere baktığında hep mi böyleydi bunlar sorusunu sormadan geçemiyorsun.

Bir dönem komünist partiye üye olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan Kenan yediği iki tokattan sonra sinip köşesine çekilip evlenip çala çocuk sahibi olup, mücadelenin aktif sembollerinden biri olan Günsel'le tanışıp ve bu aşkın çevresinde gerçekleşen olaylar. Günsel'in, Kenan'ın Nermin 'in ve diğerlerin iç hesaplaşmaları, çelişkileri. Kenan'ın korkaklığı, kıskançlığı, zaman zaman bataklığın dibine kadar gömülmesi, kitabın son anına kadar peşini bırakmayan geçmişi, Günsel'in Kenan'a olan inancı ve sırtını döndüğü gerçeklere karşı Kenan'ın kendini sorgulamasına sebep olması. Özünde iyi bir insan olsa da Kenan maalesef ki küçük burjuva duyarlılığın bir adım ötesine gidemiyor. Kitap bir dönemi anlatıyor olsa da günümüz siyasetine yakından şahit olan insanlar rahatlıkla dönemsel olmaktan çıkaracaktır işlenen konuları. Hep böyle miydi sorusunu sormadan, hep böyleymiş diyeceksiniz. Acılı bir coğrafyanın acılı çocukları derim hep, her dönemin potansiyel suçluları. Bunlara ilgili bir kaç alıntı paylaşayım.
'' İki satır yazı yazanları bile tıkıyorlar içeri. '' ( s 435 )
'' Savaş yok, dedi ama gerginliği sürdürmekte çıkarı olan büyük güçler var. '' (s 290 )
''Düzen, yıkıntısını geciktirmek için en bireyci, en bencil yanımıza itiyor bizi, dedi. '' ( s 402 )
'' Grevin sözünü bile ettirmiyorlar zaten... '' ( s 225 )
'' Yıllarca çekilen işkenceler, baskılar, hapislikler, sürekli polis kovalamaları öylesine yılgınlık yaratmış ki en namuslu kişiler bile ''örgüt'' sözcüğünden ürker olmuşlardı. Faşizmin iyice kuduzlaştığı böyle bir dönemde düzenli bir örgüt çalışması söz konusu değildi.''(219)
'' Hükümet, Basın Enstitüsü'nün protestosuna yayın yasağı koymuştu. Gazeteciler yargılanıyor, cezaevine konuyor, gazeteler kapatılıyordu.'' (s 160 )
'' Tefeci - bezirgân, finans - kapital saltanatı öylesine bir baskı yarattı ki ülkede, emekçi sınıfları, işsizlik, yoksulluklarıyla bile yolunu bulamıyor bir türlü. '' ( s 126 )
'' - Aydınlarımıza bakma, dedi. Zavallıcıklar...
Günsel kendini tutamamış gibi, sinirli, acımasız bir sesle:
- Bağışlayın beni, dedi, hiçbir zavallılıklarını görmüyorum ben. Bireysel çıkarları peşinde koşuşan bir sürü böcek...'' ( s 125 )
'' - Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi ya, ülke daha böylesine apaçık vatan satıcılarına kaptırılmamıştı. Bu atom çağında, Amerikan üsleriyle donattılar ülkeyi. '' ( s 124 )
'' Vatan, millet derken derken bir bakarsınız eski hırsızlar yine yerlerini almışlar. '' ( s 122 )

İki satır yazı yazanı tıkıyorlarmış içeri, gazeteciler yargılanıyor, tutuklanıyor ve susturulmaya çalışılıyormuş, siyasi çıkarları olanlar sürekli ülkede gerginliği artırıyormuş, gazeteler kapanıyormuş, grevin sözünü bile ettirmiyorlarmış, protestolara basın yasağı konuluyormuş. Bunlar sizlere de yabancı gelmiyordur mutlaka. Özellikle baba karakterin anlatıklarını bayağı bir sevdim. Kitabındaki karakterlerin bir çoğunu gerçek kişilerden esinlenerek oluşturmuştur Vedat Türkali. Baba karakterinin Hikmet Kıvılcımlı olduğunu öğrenmek şaşırtmadı beni. Halkçılar ile Demokratlar arasındaki kavgada halkçılar tarafında saf tutulmasını çok garipsemiyor ama şunu da söylemekten kendini alamıyor; al birini vur ötekini talepler antidemokratik uygulamalara karşı olsa da, sınıfsal bir bilinçte sınıfsal bir mücadele yolunda örgütlenildiğinde bugün yanlarında saf tuttuklarımız yarın en az dönemin iktidarı kadar acımasızlaşacaktır. Ve yine bugün kendi saflarında kendileri için örgütlendiğimiz insanlar acımasızca bedel ödeteceklerdir. Bu bedeli ödeyenler ise her dönemin potansiyel suçlularıdır. '' Tanrısı değişir kendisi değişmez tek din faşizmdir.'' Sistemin içerisinde yönetenlerin değişmesi temel hak ve özgürlükler noktasında biraz daha esnek olsa da özünde düzenin koruyuculuğundan bir adım öteye gidemeyecektir. Bir düzen var ve sistemin bütün kurumları, yasaları, kanunları o düzeni korumak adına kurulmuştur.

Kitabın akıcılığı sıkılmadan okumama sebep oldu. Öyle ki anlatılan konulara yabancı olmayan okurlar film izler gibi ilerleyeceklerdir. Kenan'la, Günsel'le ve diğerlerinin rakı masalarına misafir oldum, onların memleket üstüne sohbetlerini dinleyip, onlarla birlikte şikayetçi oldum, zaman zaman küçük burjuva dünyalarında kirlendim. Günselin o güzel sesinden Nazımdan şiirler dinledim. Kızlı erkekli ortamda hemde. ( sık sık kızlı erkekli diye anlatıyor Vedat Türkali, büyük ihtimal o döneminde gündeminde kızlı erkekli çıkışlar vardır günümüzdeki gibi ) Biz böyle rakı masalarında memleket meselelerini konuşarak mı bir şeylerin değişmesini bekleyeceğiz diye soran Günselin karşısında ezildim. Korkaklığımı Kenan gibi haklılaştırmak için kendime bile inandıramadığım sebepler ürettim. Onun gibi burjuva aydının korkaklığını iliklerime kadar hissettim. Ümitsizliğe kapıldığımız anlarda babanın kapısını çalıp sohbetlerini dinleyip yüreğimize düşen eylem ateşiyle yasaklanmış doğruları onlarla birlikte sokaklarda haykırdım. Dağılın diye haykıran gücün karşısına bedenini siper edenlerle yoldaş oldum. Düzenin korucuları tarafından gözaltına alınan Günsel'in işkence de ki dirayetine hayran kaldım. Cellatların karşısında onlarla birlikte dik durdum. Hücrede sessiz sessiz ağladım. '' Sizleri öne sürüyorlar. Vatan hainleri var aranızda. Belki de bilmeden araç oluyorsunuz... Düşmanları var bu ülkenin '' diye nasihat çeken komisere bu ülkenin tek haini ve düşmanı varsa o da memleketi Amerikan üstleriyle donatıp, natoya peşkeş çeken sizlersiniz diyerek ağız dolusu küfürler ettim. Dönemin haramileriyle günümüzün haramilerini kıyasladım. Küçük burjuva devrimcileriyle, geleneksek sol üstüne kafa yordum. Sonra geldim buraya kitabı okuduktan sonra bir şeyler karalayayım dedim, yazıp yazıp sildim, acaba başıma bir iş gelir mi diye tedirgin oldum! Herhalde o günlerden bugünlere gelinen süreci anlatacak en güzel örnek parmaklarımızın ucuna kadar gelip de yazamadığımız şeylerin tedirginliğidir. Bu tedirginliği yaşamayıp bedel ödemeyi göze alan insanlara sırtınızı dönmemeniz umuduyla.
ataç ikon Bir Gün Tek Başına
kitaba 10 verdi
10 yorum
Semih Oktay (@semihoktay)
Gazetemi okuduktan sonra okuduğum ilk yazı bu inceleme oldu...Fena kendime getirdi ama henüz kahvemi içmeden. Ellerine sağlık Mehmet.Kitabım hâlâ duruyor kitaplarımın arasında.Baktım da puanım düşük olmuş benim nedense.Hatırlayamadım. Bir daha mı okusam BİR GÜN TEK BAŞINA adlı bu eseri acaba,diye kendi kendime düşünmeye başladım.Sağ ol Mehmet...
04.10.18 beğen 1 cevap
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
Muh-te-şem... Elinize, emeğinize, aklınıza sağlık kıymetli @yoldas üyesi. Çok açıklayıcı ve etkileyici bir metin olmuş. Uzun zaman önce okuduğum bir kitaptı ama yazdıklarınızı okurken özlediğimi fark ettim, tekrar okuma zamanı gelmiş anlaşılan. ( Bu tür eylemlerinizin devamı bekleyen sadık takipçiniz Proton)
04.10.18 beğen 1 cevap
Batuuu (@batuuu)
Hocam incelemen çok güzel olmuş daha önceden farkedip baksaydim belki de kitabı sormazdm ama iyi oldu belki birilerini de etkiler okur kitabı
22.04.19 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Annesini küçük yaşlarda kaybetmiş subay bir babanın kızıdır Clarissa. Kaba disiplinli bir manastır ile sert ve otoriter bir babanın kuralları arasına sıkışmış kendisi olamayan bir çocuktur. Herkese saygılı ve mesafeli tutumu bana kalırsa kendi tercihi değildir. Öyle ki babasına sarılmanın, okşanmanın, sevilmenin bile özlemini çekerken bir çocuğun etrafındaki insanlarla kendi arasına en doğal şeylerde bile mesafe koyması, ürkmesi, tedirginliği, her gününü nasıl yaşayacağını başkalarının belirlemesinin bir sonucudur. Kendi içinde, dışa dönük kabukları kırmayı manastırdan çıktıktan sonra az da olsa başarabilen Clarissa'nın en büyük şansı daha sonraki dönemlerde ise şanssızlığı olacak aşkıdır. Clarissa aşık olmuştur. Dünümüze, bugünümüze ve yarınımıza etkisi olacak bir savaşın gölgesinde kalan trajediler silsilesi bir çok şeyi mahvettiği gibi bu aşka da etkisi olacaktır.


Heınrıch Böll 'ün Babasız Evler Kitabının çevirmeni Ahmet Cemal
şöyle der; '' İnsan, savaşın da hem yaratıcısı, hem kurbanıdır, çünkü savaşı önleyecek hiç bir eylem gerçekleştirmemiş, ama savaş sonrasının acılarına neden arar olmuştur. '' Savaş sonrası acılar. İnanın bu acıları sadece bizler yaşamıyoruz. Öldürülen bir Rus askerinin, bir Fransız, bir Alman, bir Bulgar askerinin de bir annesi, babası ve çocukları olduğu gerçeğini anlayabilmek için tarihçilerden ve ağzı lağım çukuru olmuş siyasilerin saçtığı nefret ve bunları pompalayan ana akım medyaya kulakları tıkayıp önce edebiyata baş vurmak gerektiğine inanırım. ''Savaş ile ilgili normal ve insancıl bir görüşe sahip olmanın tek bir yolu vardır: Savaşın farkında olmak ve savaşı kendileri asla cephede bulunmamış savaş çığırtkanlarından dinlememek. '' Bu savaş çığırtkanlığı yapanların pompaladığı kaba milliyetçilik, şovenizm, içi boşaltılmış ve ideolojik olarak zehirlenmiş vatanseverlik, göklerde dalagalanan bayraklara yüklenmiş ırkçı ve ötekileştirici gerçekleri görmek zor olmasa gerek. Bu gerçeklerin ifşa edilmesinin bile hainlikle eş değer tutulması resmi devlet ideolojilerinin bir sonucudur. Bunun farkına varan doktorun söylediği gibi; '' Benim için yasalar yok, devlet anlamına gelen her şey benim için bitmiştir. '' Bu zehirli tohumların henüz doğmamış çocukların yüreğine ekilmesi o çocukların geleceğini mahvetmekten başka hiçbir şeye yaramayacaktır. Oysa farklılıklar hiç kimse için bir tehdit değildir. Bir ülke için tehdit olan tek gerçek farklılıklar ile birlikte yaşamayı tehdit olarak görme gerçeğidir. İktidarlar bunlardan beslenebilir. Çünkü onların cephede hiç kimseleri yoktur.


İnsanlığın karaborsaya düştüğü bu devirde savaşların bir sonuç olmadığını görmemek için artık kör olmak gerekir. Eğer bir gün savaşmak zorunda kalırsam, gerek iç gerek dış savaşları var eden sebeplere karşı savaşırım. Savaşsız bir dünya için savaşmalıyız sloganıyla acılarımızı ortaklaştırmalıyız. ( yine bir savaş ! )

Biz insanoğlu kurulan cümlelerin derin anlamlarında saklı edebi tattan ziyade, basit ama dramatize edilmiş cümleleri seçerek kolaya kaçıyoruz. Clarissa'dan ziyade yan karakterlerin anlatımlarını daha etkili buldum. Zaten yan karakterlere ayrı bir ilgim olmuştur okuduğum kitaplarda. Zweig'in dramatize etmeden anlatması Clarissa'nın soğuk mizahıyla bayağı bir örtüşüyor. Acaba kitap Zweig tarafından tamamlansaydı böyle biter miydi diye düşünmeden edemedim. Zweig'in okuyucu yüreğinin en derin yerinden yakaladığı ve kitap bitene kadar asla bırakmadığı bir gücü vardır. Bu eserinde o gücü bulamadım. Bunu da uzun bir süre içerisinde biriktirmiş olduğu notların dağınıklığına ve başkası tarafından tamamlanmasına bağlıyorum.
ataç ikon Clarissa
kitaba puan vermedi
3 yorum
lila (@nenuphar)
“Savaşsız bir dünya için savaşmalıyız” Stefan Zweig’ın Vicdan Zorbalığa Karşı kitabında savaşa karşı olduğunu ancak vicdanları susturmaya yönelik her despot iradeyle savaşı soylu gördüğünü belirten cümlesini hatırlattı.
10.09.18 beğen 1 cevap