up
ara

Mehmet

Mehmet

Mehmet

@yoldas

Güne böyle üzücü bir haberle başlamak. Güle güle Hakan Yeşilyurt.


https://www.youtube.com/w...h?v=Pq4DKRX49y8
8 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Dibine kadar tektipleştirilmeye çalışılan toplum tek bir ses üzerinden inşa edilirken ülkede en zor iş; sanatçıların, yazarların, edebiyatın, farklı seslerin, ötekilerin, tiyatroculuların, kısacası sizden olmayanların, sizin gibi düşünmeyenlerin olsa gerek. Geçmişten bugüne sansür bu insanlar için hep zorlu süreçler yaşatmıştır, yaşatmaya da devam ediyor. Nice sanatçılar, yazarlar, edebiyatçılar, gazeteciler bu dönemlerde ağır bedeller öderler. Çukur dizisinde Ömer Hayyama ait Mehmet Gürel'in seslendirdiği '' Kimse Bilmez '' şarkısında geçen şarap bölümü sansürlenmişti. Çarpışma dizisinin geçen hafta oynanan bölümünde Cem Karaca'nın seslendirdiği “Yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz” sözleri sansürlendi. TRT tarafından yasaklanan Erdal Erzincan ve Sabahat Akkirazıda unutmadım. Ve daha niceleri. Mevcut sansür uygulamalarının daha fazla derinleştirilmesi ve çıkan çatlak sesleri bastırmak adına en son sinemada sansür yasası meclisten geçti. Az önce bir haber okudum kanım bedenimden çekildi. Tiyatro oyuncusu Nazlı Masatçı oynadığı bir oyundaki rolünden dolayı ( Gogolun Palto Hikayesi ) '' örgüt propagandası '' yaptığı gerekçesi ile tutuklanıp cezaevine gönderildi. '' halkı askerlikten soğutmak''
Daha önce Cenk Dostverdi'de tutuklanmıştı. Müjdat Gezen, Metin Akpınar ifadeye çağrıldı yakın zamanda...

Sansür Yasasını ayakta alkışlayan bir yerlerin kadrolu sanatçılarının rant kavgasında çıkardıkları sesi duyamıyoruz!

“Yüz bin kere tövbe eder yine şarap içeriz”
19 beğeni · 2 yorum beğen ikon
lila (@nenuphar)
Toplumların gelişmesinde sanat çok önemli, yasaklarla insanların düşünmelerinin, sorgulayıp yaşamlarını yönlendirmelerinin önüne geçilmesi demokratik değil. Sanatçılar sanatlarıyla insanlığa değer katıyorlar, bu şekilde eserlerinin ve kendilerinin kısıtlanmaları, tutuklanmaları üzücü.
02.02.19 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Yağmalanmış kıyılar, paylaşılmış topraklar. Yağmadan pay alamayanlara öteki tarafta tapu dağıtıyorlarmış. Hatta Malum partiden İsmet Yılmaz: Adayımıza oy vermeniz kıyamet günü sizlerin beraat belgelerinizden biri olacaktır demiş. Herhalde bunlara en güzel cevabı Şener Şen vermiş olmalı.

https://www.youtube.com/w...h?v=aMhWjRQkm8o
16 beğeni · 7 yorum beğen ikon
lila (@nenuphar)
En acısı da buna
inanan insanların olması
27.01.19 beğen 2 cevap
HANIMCI BEYZADE (@koraycem)
Parayı tanrı kabul eden Dönme Irkçılar kılık değiştirip Siyasal İslamcı oldular.
27.01.19 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

24 - Ocak - 1993
" Cemaatlere, tarikatlara giren çocuklar 30 sene sonra general olacaklar cumhuriyete karşı ayaklanacaklar. "

"Milliyetçilik, ' vatan, millet, Sakarya, kan, ırk, bayrak, edebiyatı mıdır, yoksa ulusun, çıkarlarını, onurunu herkese karşı savunmak; yani tam bağımsızlık mıdır ? Ülkenin onuru ayaklar altında çiğnenirken, ' vatan, millet, bayrak' edebiyatını yani milliyetçiliği sadece kitleleri uyutmak, kandırmak için kullanıp aslında bütün bu değerleri salt kendi siyasal ya da bireysel - sınıfsal çıkarları için kullanmak milliyetçilikse bunun karşılığı nedir?"

26 yıl önce bugün suikastla katledilen Uğur Mumcu. Saygı, sevgi ve özlemle.
21 beğeni · 2 yorum beğen ikon
Tam Bağımsız Proton (@tambagimsizproton)
🕊
24.01.19 beğen 1 cevap
HANIMCI BEYZADE (@koraycem)
Rahmetli Gaffar Okan'da 24 Ocak günü şehit edildi!
24.01.19 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Turkiye' de herkes fazla özgür demişti Hülya Koçyiğit. Acaba farklı bir ülkede mi yaşıyoruz diye düşünmüştüm. Sevgili Hülya, daha ne yapsınlar pardon, kamçıyla mı dövsünler bizi? diye sormuştu Ayşen Gruda. Dalkavukluk yapmayan birilerinin olması mutlu etmişti beni.
Zor zamanları olur her ülkenin, ve aydınları sanatçıları bu zor zamanlarda durdukları yerle belli ederler karakterlerini ve tarihe de o şekilde adlarını yazdırırlar.

Güle güle ustad, ışıklar içinde uyu.
Ayşen Gruda
ünlüye puan vermedi, inceleme eklemedi.
24 beğeni · 3 yorum beğen ikon
lila (@nenuphar)
Eğilip bükülmeyen dik duruşlu, onurlu bir sanatçıydı, hayatımıza güzellikler kattı. Üzüldüm. Işıklar içinde uyusun…
23.01.19 beğen 4 cevap
HANIMCI BEYZADE (@koraycem)
Ayşen Gruda'nın vefat haberine üzülüyoruz ama Müjdat Gezen ve Metin Akpınar gibi san'atçıların hayatlarının bu sonbaharında yaşadıkları eziyete ses çıkarmayanlara şaşmamak imkânsız! Ne vakit silkelenip kendine gelecek bu millet! Daha kaç can giderek canımızı yakmalı ki...
23.01.19 beğen 1 cevap
Necdet (@necdet)
Sanatçılık nedir ve sanatçı kimdir, sanırım en iyi anlayabildiğimiz dönem şuan yaşadığımız zaman.
23.01.19 beğen 1 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

19 Ocak 2007 - Hrant Dink
'' Hrant Dink hakkında o meşhur yazı sonrası TCK 301’den “Türklüğe hakaret” davası açılmıştı. Yazıdaki cümleler bağlamından koparılmış, apayrı bir anlam yüklenerek Hrant Dink kamuoyu önünde teşhir edilmişti. Bu ülkede Türklüğe laf etmek ne büyük bir suçtur. Hele bunu yapan bir Ermeni ise affı olamaz… Av. Kemal Kerinçsiz ve timi ilk önce Orhan Pamuk davası çıkışında yumurta şovu sırasında Hrant Dink’e “Ermeni p…”, “gebereceksin” gibi taciz ve tehditler ardından “Türklüğe hakaret” davası çıkışında da tekmeler, küfürler ve tükürüklere boğuyordu. Evet, o “tükürük” anlam olarak hepsinden ayrıydı. “Yüce Türk milleti” adına gereken yapılmış, kendini bilmezlere gerekli aşağılayıcı muamele yapılmıştı.
Hrant Dink Türkiye’yi, Türkiyeli Ermenileri, Ermenistan’ı ve diaspora Ermenilerini çok iyi tanıyan bir Türkiyeli Ermeni olarak bu denklemde diplomatça, uzlaştırıcı, tüm tarafları buluşturabilecek doğru pozisyonu almaya çaba sarf ediyordu. Bu gerçekten de oldukça güç bir işti. Türkiye’de Ermeni, Türkiye dışında Türk olarak görülmek işten bile değildi… Türkiye’yi ve resmî ideolojiyi sonuna kadar eleştirirken, Ermeni diasporasının Ermeni kimliğini soykırımın kabul ettirilmesine bağlamasını da eleştiriyordu. Tam da burada başı belaya girmedi mi? Ermeni diasporası için yazdığı bir söz döndürülüp “Türklüğe hakaret” olarak lanse edildi”1.
Hrant Dink üzerine yazılı ve görsel basın üzerinden nefes aldırmamacasına yürütülen linç kampanyası kısa sürede sonuca ulaşacaktı. Hrant Dink’in katili Ogün Samast mahkemede basında yazılanların kendisini ne kadar etkilediğini açıklayacaktı. Sabiha Gökçen haberi ile başlayan ve “kan” tartışmasıyla ve davalarla devam eden süreçte ortaya dökülen nefret söylemini kısaca hatırlayalım2:
Hürriyet Gazetesi’nin Agos’ta çıkan Sabiha Gökçen’in 1915 sonrası evlat edinilen bir Ermeni kızı olduğu haberini manşete taşımasının (Hürriyet, 21 Şubat 2004) ardından Genelkurmay doğrudan devreye girerek Sabiha Gökçen’in Ermeni olduğuna ilişkin iddiaları tartışmaya açmanın, “milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşım” olduğunu ilan ederken medyaya “Atatürk’ün manevi varlığına, düşünce sistemine, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilke ve değerlerine, Türk Milletinin birlik ve beraberliğine daha duyarlı olması” şeklinde de ayar veriyordu (Sabah, 23 Şubat 2004). Bu ayarın ardından meşhur köşe yazarları Hrant Dink’i Cumhuriyetin ve milletin bölünmez bütünlüğünün düşmanı ve tehdit olarak teşhir etmeye başlarlar.
24 Şubat günü Hrant Dink Valiliğe çağırılır ve tehdit edilir ya da resmî olarak “uyarılır”(!). Daha sonra kendisi bunu “bana haddimi fena bildireceklermiş” diye anlatır.
25 Şubat günü Deniz Som “asil kan” yazısını ilk yanlış anlayanlardan olarak köşesinde “Bu görüş, ırkçılıktan başka bir şey değildir ve dünyanın en büyük faşistlerinden Adolf Hitler’in bile aklına gelmemiş bir ‘damardan kan temizleme’ operasyonudur!” şeklinde yazar (Cumhuriyet, 25 Şubat 2004). Hasan Pulur yazısında Hrant Dink’i “aba altından sopa gösteren” bir Türkiye ve Cumhuriyet karşıtı olarak tarif ediyordu (Milliyet, 25 Şubat 2004). Ertesi gün de Ülkü Ocakları soluğu Agos’un kapısında alır. İstanbul İl Başkanı Levent Temiz, “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir, hedefimizdir” duyurusunu yapar. Emin Çölaşan da Hrant Dink’i şeriat, irtica ve ülkenin bölünmesini isteyenlere örnek olarak gösteriyor, “Türk’ün zehirli kanının” olduğunu söylediğini iddia ederek hedef gösteriyordu (Hürriyet, 28 Şubat 2004).
Orhan Kiverlioğlu imzası ile çıkan bir yazıda şöyle denilmektedir: “Ermeni nankörlüğüne misal AGOS Gazetesi, kan sarhoşu Ermeni çetesinin alçak ve aşağılık bozuk kanını Türk damarından vehmederek, bunu hırlayış şeklinde ifade etmekten çekinmiyor… Ermeni diasporasının Türkiye’de AGOS’a söylettirdiklerine hak ettikleri cevap verilecek” (Önce Vatan, 2 Mart 2004). Hrant Dink öldürülmesinden 1 hafta önceki yazısında topyekûn üzerine gelişini resmî ideolojinin ayağına basmasından kaynaklandığını anlatıyordu (Agos, 12 Ocak 2007); “Öncelikle Hrant Dink’in ‘Çok olmasına’ biraz açıklık getireyim. Dink zaten epeyi bir süredir dikkatlerini çekiyor, canlarını sıkıyordu. 1996 yılıyla birlikte, AGOS’u çıkardığından beri, Ermeni toplumunun sorunlarını dile getirirken, haklarını talep ederken ya da tarihin konuşulmasına ilişkin Türk resmi tezinin hoşuna gitmeyen kendi duruşunu sergilerken, arada bir çizmeyi aştığı olmuyor değildi, ancak asıl bardağı taşıran damla, 6 Şubat 2004 tarihinde AGOS’ta yayınlanan ‘Sabiha Gökçen’ haberi oldu.”
Artık Hrant Dink hedefe yerleştirilmiş, ablukaya alınmıştır. Köşe yazıları, gösteriler, hakaretler sürüyor birbiri ardına davalar açılıyordu. Hrant Dink artık güvercinlere dokunmayan bu ülke insanına sığınıyordu (Agos, 10 Ocak 2007).

VE GÜVERCİNİ VURDULAR

Hrant Dink öldürüldüğü gün çalıştığım yerde bir yurtdışı seyahatine hazırlanıyordum. Radyo açıktı, arada “Hrant Dink öldürüldü” anonsunu duydum. İki – üç saniyelik bir duraksamanın ardından yaptığım tek şey başımı öne eğmek oldu. O an bu haber zaten beklenen bir kötü habermiş gibi geldi. Bu ülkede demokrasiye inanan, kardeşliği ve birlikte yaşamayı savunan ve toplumun gözünde barış sembolüne dönüşen gazetecilerin doğal sonuydu bu. Savundukları, simgeledikleri barış ve kardeşliğe düşman olanlar simge olarak onları öldürürler bu memlekette. Bir süre öyle bekledikten sonra önce çevremdekiler daha sonra da diğer arkadaşlar telefon mesajlarıyla “başın sağ olsun” dediler. Anlamadım, Hrant Dink bu ülkede barışı, eşitliği, demokrasiyi, birlikte yaşamayı savunmuştu yani herkesi, o zaman yalnız Ermenilerin değil herkesin başı sağ olmalıydı… Öyle dedim; “sizin de”…
O akşam yurtdışına uçtum. 4 gün sonraki cenaze törenini Euronews “No Comment” programında verdi, üzerine konuşmadan ve sessizce. Belki de bu cenaze ancak böyle yayınlanabilinirdi. 100 bin civarı insan yollarda sessizlik içerisinde haykırıyordu O’nu kaybetmenin üzüntüsünü. Ve ellerde “Hepimiz Hrantız, Hepimiz Ermeniyiz” dövizleri… “Ermeni” kelimesinin küfür olarak belletildiği bir yerde onbinler inadına “ben de Ermeniyim” diyor. Hrant Dink’in sevgi projesinin tezahürüydü bu… Bu durum tabi ki nefret söyleminin üreticilerini fazlasıyla rahatsız edecek bir şeydi. Nitekim, Yusuf Halaçoğlu “bu topluluk PKK ile çarpışan askerlerimizden şehit olanlar için hepimiz Türk’üz demedi… Sanki bu ölüm onlar tarafından önceden biliniyormuş gibi bir tavır takındılar, hemen sloganlar hazırdı. Ondan sonra elde kafa biçiminde hazırlanmış pankartlar hazırdı” diyerek bildik taktiklere dönüyordu. Nefret söylemi popüler alanda yeniden üretilmeye başlanıyordu ve cenazenin hemen ertesi haftası ortaya düşen nefret türküleri, beyaz bereli tribünler, “Yasin’lerle çıktık yola.. Ogün’ler çok yakında...” pankartı ve diğerleri…
Evet, bir sevgi projesini nefret ile boğdular… Bu nefret ideolojisini bitirmek için resmî ideolojinin öğretilerinin, pratiğinin ve söyleminin köklerine inmekten başka yol yok…

1 “Ermeni kimliğinin ‘Türk’ten kurtuluş yolu gayet basittir. ‘Türk’le uğraşmamak. Ermeni kimliğinin yeni cümlelerini arayacağı alan ise artık hazırdır. Gayrı Ermenistan’la uğraşmak. Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” (Agos, 13 Şubat 2004).

2 Cinayete giden süreçte basında yer alan nefret söylemi hakkında geniş bir çalışma için bkz. Kemal Göktaş, Hrant Dink’in Basında Hedef Haline Getirilen Bir Siyasi Figüre Dönüştürülmesi, . Ayrıca www.19Ocak.org . ''

Dikran M. ZENGİNKUZUCU

Ne kadar tanıdık senaryolar. Günümüze kadar çığ gibi büyüyen linç politikaları. Yaşasın ırkımın turan ülküsü!

Elli kanlı cellatlar, nefretlerinin döktüğü kanlarda mutluluk duşları almaya doymuyorlar. Şimdi ben bu cani zihniyetin ürünlerine çıkıp halklardan, nefretten, güzellikten, sevgiden, insanca yaşamdan, çok renklilikten, farklı kültürlerin tehdit olmadığından, tekleştirilmek istenilen ötekilerden, falandan filandan bahsetmeyeceğim, pisliğinizde boğulun!

Saygı, sevgi ve özlemle Ahparig...
19 beğeni · 5 yorum beğen ikon
Bearded Angler (@beardedangler)
Yazının başını okurken yusuf halaçoğluna degınılecek mı dedım, evet degınmışsın yoldaş. Bugun Eşitlik adalet rant cıkar dıye feryat fıgan efen emin çölaşanın gercek yuzu belkı bu yazı ıle bır kez daha görulur. Dun hrant'ın hakkını gasp edenlere göz yumanlar bugun hak ve adalet diyor. Eşitlik ve ınsanca yaşamak tahayyulu evrensel olamayan, ırk cınsıyet ayrımı ıle hak hukuk savaşı veren insanlar bugun muhalıf kisvesınde referans olma noktasında... İşte ondan dolayıdır kı bu ulke bu mantık ile hıc bir zaman adaletın ne oldugunu kavrayamayacak 😒😒😒😒 eline sağlık yoldaş
19.01.19 beğen 5 cevap
hatice (@hatice836)
Hırak dink kendi sesimi acaba
20.01.19 beğen cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Türkiye İş Bankası Yayınları - Sayfa - 48 paylaşım fotoğrafı
Türkiye İş Bankası Yayınları - Sayfa - 48
Sabahın bir sahibi var; günün, aydınlığın, ışığın, umudun. Kirlenmiş ruhların iğrençliği akıyor güne, zehirliyor ışıl ışıl doğan güneşi, sabahı, umudu, sevdayı, seni, beni ve en çok da çocukları. Çekin o pis ellerinizi tertemiz düşlerin üstünden, kirletmeyin. Çalmayın çocukların hayallerini, sevgiyle nefret arasında sıkışıp kalmış insanların dünyasında ki o tertemiz körpe yavrulara dokunmayın. Onlar henüz insanlığı unutmamışlar, unutturmayın.
ataç ikon Ekmeğimi Kazanırken
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
15 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Yapı Kredi Yayınları - Sayfa - 19 paylaşım fotoğrafı
Yapı Kredi Yayınları - Sayfa - 19
Aynı yollarda yürüyüp, aynı engellere takılan, aynı zindanlarda işkencecilere farklı dillerde küfür edip, aynı bedeli ödeyen insanların yüreklerindeki öfke; yalancıların, yağmacıların, hırsızların, talancıların, işbirlikçilerin, döneklerin, dalkavukların korkusu olacaktır.
ataç ikon Şiirler 4 - Yatar Bursa Kalesinde
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
13 beğeni · 0 yorum beğen ikon
Mehmet

Mehmet

@yoldas

15 Ocak 1902 - Nazım Hikmet. 15 Ocak 1919 - Rosa Luxemburg paylaşım fotoğrafı
15 Ocak 1902 - Nazım Hikmet. 15 Ocak 1919 - Rosa Luxemburg
'' Uzak diyardan gelen haberler uğursuzdu.
Lenin’in “O bir kartaldı” dediği Rosa vurulmuştu...
Friedrichsfelde Mezarlığı’ndaki(1) kalabalık, önderlerini uğurlamak için toplanmıştı. Yürüyüş kolunun önünde haki renge bürünmüş sosyalist askerler, onların hemen arkasında cenaze yakınları ve peşi sıra dizilmiş çeşitli fabrikalardan işçiler vardı.
Konuşma sırası Clara Zetkin’e gelmişti.
Birazdan, Karl Liebknecht’in mezarının hemen yanı başında toprağa verilecek kadın, Clara için sadece bir önder değil aynı zamanda onun hamuruna katılmış bir devrim mayasıydı.
Konuşmak zordu ve fakat düşen bayrak yerden kaldırılmalıydı.
Ve Clara’nın sesi, karanlık gökte şaklayan bir yıldırım gibi, sosyalistler mezarlığının üzerinde yankılandı:
Ben kılıcım, ben alevim
Karanlıkta size ben ışık verdim
Ve savaş başladığında öne atıldım
En ön saflarda çarpıştım
Arkadaşlarımın cesetleri etrafımda yatıyor
Ne sevinmeye ne de yas tutmaya vaktimiz var
Trompetler yeniden çalıyor
Ve yeni bir savaş başlıyor.
Clara’daki vakurluk, öfkeyi bilinçle yoğurmayı öğütlüyor ve geride kalanları uzun soluklu bir mücadeleye çağırıyordu. Rosa Luxemburg’un yoldaşına da bu yakışırdı.

Almanya Komünist Partisi/Spartaküst Birliği Merkezi’nin yayınladığı bildiri de benzer içerikteydi. “Şimdi yakınmak ve öncülerimizin kişisel intikamını almak zamanı değil” diyordu parti ve “Önümüzde henüz uzun bir mücadele duruyor” cümlesinin altını çiziyordu. Rosa, savaşın ve devrimin içinde kanatlanmış bir “kartal”dı.

Birinci Emperyalist Dünya Savaşı, Avrupa’yı olduğu kadar Almanya’yı da kasıp kavurmuştu. Şüphe yok ki savaş Alman toplumuna ölümle birlikte açlık, hastalık, yıkım ve bunalım getirmişti. Ne var ki 1914 ile 18 arasında cereyan eden bu amansız kırım, kendi bağrından iki büyük devrimin doğmasına da engel olamamıştı. Bu devrimlerden ilki Rusya’da gerçekleşen 1917 Bolşevik devrimiydi. Bir yıl sonra gelen Alman devrimi ise Rus işçilerini selamlamıştı. Ne var ki ikinci devrim, birincisinin zaferini tekrarlayamamış ve tökezlemeye başladığı anda vahşice boğazlanmıştı.

Almanya’da devrimin bir işçi ve halk iktidarıyla taçlanmamış olmasında birçok neden sayılabilir. Fakat savaş boyunca Alman sosyal demokratlarının “vatan savunması” safsatasına kapılıp burjuvazinin ve Alman emperyalizminin yedeğine düşmeleri; işçi hareketinin bölünmesi ve devrimin yenilmesinde baş faktör olmuştu. İkinci Enternasyonal partileri içinde, Lenin’le birlikte emperyalist savaşa ve proletaryanın, iç burjuvalarla işbirliğine karşı çıkan bir diğer grup Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg önderliğindeki Spartakistlerdi.

İkinci Enternasyonale hakim olan “ulusalcı-işbirlikçi” ruh, uluslararası işçi hareketini bölmekle kalmıyor; devrimi başarıya ulaşmamış Spartakistlerin boğulmasına da ip uzatıyordu. İşçi kentlerinde baş gösteren ayaklanmaların bir bir ezilmesinden sonra sıra sosyalist önderlerin yok edilmesine gelmişti.

Ocak 1919’a gelindiğinde, parti en öldürücü darbelerden birini alıyor ve Spartakist liderler komplo ve operasyonların hedefi oluyordu.
Berlin Wilmersdorf semtinde, o gün, hareketli saatler yaşanıyordu. Komünistler için sürek avına çıkmış milisler dört bir yandan semti kuşatmıştı. Duvardaki takvim yaprakları 15 Ocak 1919’u gösteriyordu.
Freikorps birlikleri(3) Mannheimer Strasse, 43 numarada çok önemli isimlere ulaşmışlardı. Marcusson ailesine ait evde yakalanan isimler Wilhelm Pieck, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg’tu. Bu üç isim vakit geçirmeksizin Muhafız Süvari Tümeni’ne ait komuta merkezine, Eden’e götürülmüşlerdi. Wilhelm Pieck bir yolunu bulup Eden’den kaçmayı başarmıştı. Karl ve Rosa için ise gün boyu sürecek amansız bir işkence faslı başlayacaktı.

Kapitalist rejimle sosyal demokrat yönetim memleketi el ele yönetiyordu ve bu talihsiz anda; Weimar Cumhuriyetinin Savunma Bakanı Gustav Noske’den istenen infaz talimatı alınmıştı. Telefon kapanır kapanmaz birlikler hızla işlerine koyuldular.

Karl Liebknecht, ağır işkencelerden sonra Tiergarten’a götürülerek kalleşçe kurşunlandı. Bir göl kenarında kafasına sıkılan tek kurşunla öldürülen Liebknecht, daha sonra “kimliği bilinmeyen ölü” sıfatıyla kent morguna bırakıldı. Liebknecht’in naaşı, tam 10 gün sonra (25 Ocak 1919) sokak savaşlarında öldürülen 31 yoldaşının yanına gömülecekti.

Liebknecht’in öldürüldüğü aynı gün Rosa Luxemburg’a da Moabit hapishanesine götürüleceği söylenmişti. Bu yalanın amacı onu Eden otelinin dışına çıkarmaktı. Rosa yol boyunca dipçik darbeleri altında çiğnendi ve bir süre sonra bilincini kaybetti. İnfazı gerçekleştirmekte sabırsız bir denizci teğmeni tarafından vurulan Rosa, Landwehr kanalına atıldı. Rosa’nın cesedi ancak 31 Mayıs tarihinde, Freiarchenbrücke Köprüsü’nün(4) savağında bulunabildi. Yakınları Rosa’yı üzerindeki elbiselerden ve boynuna asılı bir madalyon sayesinde tanıyabilmişti. Sosyalist liderlerin uğradığı bu vahşi katliam kadar, katliam sonrası yapılan gerici propaganda da alçakçaydı. Örneğin, Berlin Öğlen gazetesi (BZ am Mittag) katliamı çarpıtarak şöyle haberleştirmişti:

“...Liebknecht kaçarken vuruldu. Rosa Luxemburg kalabalık tarafından linç edildi.” (!)

“Vardım, varım, var olacağım!” diyordu son sözlerinde Rosa.
Yalan, tarihin çöplüğünde curuflaşıp çürürken, Rosa’nın sözleri yaşamaya devam ediyor.
Almanya’da her 15 Ocak’ta bir araya gelen on binler Rosa ve Karl’ın anısını yüceltiyor.
Ve baş harflerini asma kilitlere işleyen aşıklar, yeminlerini Rosa Luxemburg Köprüsü’nün demirlerine kilitliyor. ''

Karşı devrimciler, işbirlikçi ulusalcılar, sosyal demokratlar el birliğiyle katletmişti Rosayı. Onlar umutlarını yüreklerinde biriktirip, alanlara taşıyıp burjuvaziye karşı kavgada en önlerde yürüyerek mücadelenin onuru olurken, diğerleri ise tarihin çöplüğünde yerlerini aldılar, tıpkı memleketimdeki gibi... Onların yaktığı meşale 15 Ocak 1902'de hayata gözlerini açan çocukların, Nazımların ve daha nicelerinin yolunu aydınlattı. Şiirler yazıldı, o şiirler marş oldu, alanlarda işbirlikçilerin korkusu, hapislerde; demir kapıların, kör pencerelerin, taş duvarların, tel örgülerin, parmaklıkların arkasındaki çocukların umudunu kamçıladı. Teslim alınmaya ramak kalmış iradelerine hayatının büyük bir bölümünü hapislerde, sürgünlerde geçiren Nazım Hikmet'in sözleri yetişti;
'' İşte böyle Laz İsmail,
mesele esir düşmekte değil,
teslim olmamakta bütün mesele! ''

Aynı safta olmanın gururuyla...

Nazım hikmet 117 yaşında.
EK 1
Yapı Kredi Yayınları - Sayfa - 37 15.01.19
ataç ikon Son Şiirleri 1959 - 1963 Şiirler 7
kitaba puan vermedi, inceleme eklemedi.
12 beğeni · 4 yorum beğen ikon
Bearded Angler (@beardedangler)
Tarihin guzel işvesi mı? Cilvesi mi? Bilinmez, lakın tamda rosa nın öldüğü gun rosa ve karl dan korkan avrupa uljerının kurduğu AB nin en buyuk hissedarı İngiltere, AB den ayrılıp ayrılmamayı meclıste oylamaya sunuyor.ulusların kendi kader hakları tayini çercevesınde rusyada ki devrımın almanya ya sıcramasının teorıdekı engeli olan polonya, hitlerden gördüğü zülumleri öngörebılseydı şayet, 5 milyon örgütlü işci sınıfına sahip almanyada devrım karl ve rosa ile olacak ve sosyalıst avrupanın kapıları aralanacaktı. Şimdi elımızde buyuk devrimcilerin ölüm pahadsna verdiği sosyalıst mucadele meşalesını ıleriye taşıma görevi_sorumluluğu olan bizler, üzerımıze dğşen görevı eksıksız yerıne getırıp, rosa gıbı gülleri solduğu topraklarda fılızlendırmelıyiz
15.01.19 beğen 3 cevap
Mehmet

Mehmet

@yoldas

Metin Göktepe - 8 Ocak 1996
Metin'in kafasında
bir darp var
Polis
karakolundan
morga kadar
Mosmor
Bir darbe var
yüreğimizde
beynimizde
Soruyor bir işaret
fişeği
Biz ölerek mi
yaşamayı
öğreneceğiz hâlâ...

Can Yücel.

Bu ülkede bir gazeteci polisler tarafından dövülerek öldürüldü... Şişt, biliyor musunuz ?
13 beğeni · 0 yorum beğen ikon
/ 12